Bir Şehit ve Ailesi
İzmir'in Foça kazasının Yenifoça nahiyesine bağlı Kozbeyli Köyünden İbrahim ve Şerife'den olma, 1880 doğumlu Keleşoğlu Mustafa annemin babasıdır, yani benim dedemdir.
Keleşoğlu Mustafa, yüz binleri bulan Çanakkale şehitlerimizden biridir.
Annem, 'Bubacağzımı bir kere gördüm. Hayal meyal hatırlıyorum,' derken, her seferinde çocukluğuna döner, dudaklarını büke büke ağlardı.
Yine annem, babasından gelen son mektubun Gelibolu'nun Bayır köyünden yazıldığını söylerdi. Sonra ne bir ses, ne bir nefes!
Annem, şehidin küçük kızı, 1912 doğumlu Emine için bundan sonrası genellikle yokluklar ve acılarla dolu yıllar demektir.
Onun annesi, Şehit Mustafa'nın karısı, Menemen'in Tuzçullu köyünde 1892'de doğmuş olan Bahriye'yi, -ölenle ölünmeyeceği inancıyla- babamın babası, Yemen'de beş yıl süren askerliğinde birliğine su taşıdığı için Saka Hüseyin diye anılan öteki dedemle evlendirmişlerdir. Saka Hüseyin'in ilk eşi, babamın ve amcamın annesi Safiye daha önce ölmüştür çünkü.
Annemi, şehit oğlunun biricik meyvesi ve mirası olarak gören ninesi Şerife, hiç yanından ayırmamış, Yenifoça'daki ve Kozbeyli'deki evlerinde birlikte yaşamışlardır. Annemin söylediğine göre, babamla, evlenmeden önce aynı sofraya bile oturmamışlar, halk deyimiyle 'sofra kardeşi' bile olmamışlardır,
Anneannemle (baba)dedemin evliliğinden Rabia adlı bir kızları olmuştur.
Ancak bu arada, fakir fukaraya akıldanelik edenlerin önerileriyle, Saka Hüseyin'in oğlu (babam) Hasip ile Keleşoğlu Mustafa'nın kızı (annem) Emine evlendirilmişlerdir.
Bu nedenden ötürü az rastlanan bir yakınlık ortaya çıkmıştır: Rabia, annemin, annesinden ötürü kardeşi olduğundan teyzem; babamın, babasından ötürü kardeşi olduğundan
halamdır.
Şimdi bakınca, Osmanlı'nın ilk kez 1904 yılında tuttuğu nüfus kayıtlarından iyi kötü kimin, ne olduğunu bilebiliyoruz. Ama, Gelibolu'dan o son mektubundan başka bir şey gelmeyen şehit Keleşoğlu Mustafa'nın nüfus kaydına, ölümü işlenmemiştir. Çok sonraları, Rabia'nın evlenmesiyle kayıt sorunu ortaya çıkmış ve çözüm aranmış olsa gerektir. O zamana kadar anneannem Bahriye, Keleşoğlu Mustafa ile evli mi görünmektedir? Hayır! Bir karışıklık ki, akla ziyan! 1942'de nüfustaki kayda Mustafa'nın ölümü işlenir; o tarihte ölmüş gibi gösterilerek hem de! Oysa Rabia, 1926 doğumludur.
Keleşoğlular, yaşlılardan öğrendiğime göre, Kozbeyli mezarlığında en eski yazılı taşlara sahip ailelerden biridir. Onun için biraz döküntüleri vardır. Mallı mülklü sayılabilirler. Bizim kuşağa kadar gelen tarla tapularının toplamı 50 dönümden fazladır.
Ancak, Emine küçük, ninesi yaşlı olduğu için, Keleşoğlu Mustafa'nın Çanakkale'den dönememesi üzerine çok zorluk çekmişler; henüz yolu bile olmayan Kozbeyli'nin kırsal yaşamı içinde, karınlarını zor doyurur hale gelmişlerdir. Annemin genç kızlığı, başkalarının zeytinliklerinde, pamuk ve tütün tarlalarında gündelikçilikle geçmiştir. Susuz, kıraç tarlalar bu iki insana bakacak verimde değildir çünkü ve işleyecek adam yoktur! Emine'cik, Dedesi Keleşoğlu İbrahim'in üzerine kayıtlı, biri on bir, diğeri üç dönüm olan, birbirine bitişik gibi duran iki parça tarlayı 'üzerine geçirteceğini', yani tapu kaydı işini çözümleyeceğini söyleyen köy muhtarına bir yaz boyunca, boğaz tokluğuna tütün işine gitmiş; sonra muhtar o sözünü tutmamış, o çalışması boşa gitmiştir.
1950'lerin başına kadar Kozbeyli'nin bir mahallesi olan komşu köydeki 21.400 metrekarelik Keleşoğlu'ndan anneme kalmış olan tarlanın, o köy muhtarlığı tarafından açılan tapu iptali davası 23 yıl sürmüştür. Köy tüzel kişiliğince daha önce Yenifoçalı birinden alınmış komşu tarlaya ait satış senedi üzerinde yapılan sınırları uydurmaya yönelik tahrifat ve yazı eklemesi tutanaklara geçmiştir. Annemin tarlasını yıllarca ortak olarak işlemiş dürüst insanların tanıklığı sökmemiş, 'Buralar hepsi Rum yeridir,' diyen, Kurtuluş Savaşı sonrasında bu topraklara gelmiş yalancı tanıkların ifadesiyle mahkeme sürüncemede kalmış ve yıllarca tarladan yararlanılamamıştır.
Sonra bizlerin yetişmesiyle o 23 yıllık o süreç davanın kazanılmasıyla sona ermiştir ama benim genç günlerimden bugüne dek içimden çıkmayan en büyük acılardan biri, annemin, sırf babasının şehit olması nedeniyle uğradığı haksızlıkların bütün ömrünü kapsamasıdır.
'Bubacağzım' derken içinin kükremesi, her seferinde de gözyaşlarını tutamaması, o duyguları benim de onları bütünüyle, kavrulurcasına içimde hissetmeme neden olmuştur.
Zamanla, türlü nedenlerle Çanakkale'ye yolum düştükçe Çanakkale şehitlerine ait listeleri mümkün mertebe inceledim. Çanakkaleli bir dostum Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı'nda büyük bir arşiv ve liste bulunduğunu söylemişti. Bir tek oraya gidemedim. Hoş, bu günden sonra kaydını bulsam ne olacak? Geri gelecek olan ne kaldı ki?
Bunları niye anlattım? Özetin özeti, ben bir şehit kızı olan annemin çektiklerini yakından bildiğim,için şehit ailesinin hangi zor koşullarla karşı karşıya kaldığını örnekleyerek, bir şehit ailesini bekleyen kötü geleceği işaret etmek istedim. Bir şehide ait mülkün 'Rum yeri olduğu' savıyla 23 yıl mahkemeleşildiğini, şehidin malını kızının elinden alabilmek için senet üzerinde tahrifat yapıldığını gözümle gördüğüm için; her şehit haberinde ölenin kaybı yanında, kalanların ne acılarla, ne nankörlüklerle, ne hilelerle karşı karşıya kalacaklarını, ne yokluklar çekeceklerini; bütün bunların etkisinin sonraki kuşakları da derinden etkileyeceğini vurgulamak için anlattım. Yoksa özelimi sizlerle paylaşmak değil derdim.
O günden Bugüne
Çanakkale Zaferi'nin yıldönümü hep vesile oluyor: Onları anıyorum. Yalnız dedem Keleşoğlu Mustafa'yı değil, oradaki tüm şehitlerimizi, Kurtuluş Savaşı şehitlerini, vatan için nerede ve nasıl olursa olsun, hizmet ederken şehit olanların hepsini anıyorum.
Gözlerimden akan her iki damla yaştan birisi, annemin gözyaşıdır.
Sonra bir de bakıyorum, 2013 yılında, Canakkale Savaşı'ndan, Kurtuluş Savaşı'ndan, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan, devrimlerden, aydınlanma döneminden ve kimi zorluklara karşın çağdaş yaşam örneği verebilmiş bir uzun bir dönemden sonra İmralı denilen bir süreçle Mondros Mütarekesi günlerini andırır günler yaşanmakta. Terör örgütünün pek çok şehit verdirdiği, sivil asker demeden pek çok kişiyi kurşunladığı, bombaladığı, kalleşçe öldürdüğü bir dönemin ardından şehitlerin akan kanlarına inat, terör örgünün başı, Türkiye Cumhuriyeti'ne akıl verir olmuş. Bizi yönetenler ise onun ağzına bakar, onun ağzından çıkacak sözlerden barış umar hale gelmişler.
Çanakkale şehitlerinin çocukları, torunları çok yokluklar, sıkıntılar çektiler ama o savaşın dünyaya tanıttığı kumandan Mustafa Kemal'le Kurtuluş Savaşı verildi, onurlu, başı dik, tam bağımsızlığı ilke edinmiş Türkiye Cumhuriyeti oradan doğdu. Bu onur, hepimizin oldu.
Ancak bugün gelinen nokta içler acısıdır.
18 Mart'ta, televizyon kanallarında bir şey ararken rastlayıverdiğim, bir cemaatin televizyonundaki Çanakkale Savaşı'nı anlatan çizgi filmde olduğu gibi, bir askere rüyasında gördüğü yeşil sarıklı birinin akıl verdiğini, bunun üzerine Boğaz'a iki sıra mayın döşendiğini anlatan budalalıkların birtakım zavallılarca da kabul gördüğüne tanık oldukça kahrolmamak mümkün değil.
Bugün birileri, 'Çanakkale Zaferi'ni Türk milleti kazanmamıştır!' demeye getiriyorsa, son yıllarda verdiğimiz şehitlerin, yattıkları yerde huzur içinde olduklarını asla düşünemeyiz, söyleyemeyiz.
Birileri için vatan yalnızca ticari ve sınai işlemler yapılabilecek bir alan, halk ise soyulmaya müstahak bir zavallılar sürüsüyse ve güç sahipleri, bu yolda yürüyebilmek için önüne çıkanı ezip geçiyorlarsa; emperyalizm ile yerli ortakları, işbirlikçileri tüm olanakları kullanarak 75 milyon insanın gözlerini tavşan avı yapar gibi sahte ışıklarla kamaştırıyorlarsa, işimiz gerçekten zor demektir.
Onlara, bir bir, tek tek yüzlerine tüküre tüküre, Çanakkale'yi geçilmez kılanların. rüyalardaki sarıklılar değil; benim dedem Keleşoğlu Mustafa ile senin dedendir, dedelerimizdir demek ve haykıra haykıra, tıkalı kulaklarının zarını yırtarak uyuşmuş, donuk ve sırf Mustafa Kemal'i silmek için kinle uyuşmuş beyinlerine ulaşmak istiyor insan!
Ulusalcılığın milliyetçilik değil de 'millicilik'; ulusal çıkarları, hak ve toprak dahil maddi manevi ulusal hiçbir sınırı çiğnetmemek demek olduğunu bilmezlikten gelip ırkçılığa yormaları; bu amaçla ortalığın lafa boğulduğu goygoycu gürültüsünde, statükoculuk, hatta tutuculuk yaftasını alnımıza yapıştırmaları, insanın içini burkuyor.
Kendi değerlerini yitiren ulusun, yok oluş kapılarını böyle açacağını bile bile kabullenmek, buna hayır dememek mümkün müdür? 'Ey vatan, gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz!' diyen ne kadar az insan, ne de az genç var! 'Şehitler ölmez, vatan bölünmez' gibi nafile sloganlarla inancını diri tutmak isteyen yüz binlerce, belki de milyonlarca insanın çaresizliği ve ülkenin üstüne çöken kara bulutu kovmaya yetmeyen çabalar…
Bense, hala vatan sevgimi, ulus sevgimi, bağımsızlık ve özgürlük aşkımı, umudumla birlikte dipdiri ayakta tutmaya çalışıyorum. Onların rüyalarına sarıklılar giriyor ama benim rüyalarımda kimse yok. Dedem Keleşoğlu Mustafa'nın yüzü ve gövdesi imge olarak bile gözlerimde, bilinçaltımda belirmemiş ki, onu rüyada göreyim! Ama biliyorum, o boşuna ölmedi!
Benim gibi düşünen az insan yok bu ülkede. İşte onlarla birlikte, tüm şehitlerin anılarına sahip çıkarak; yurda, ulusa yönelen her tehlikenin karşısına dikilmek, susmamak ve düşündüğümüzü dobra dobra söylemek ve mücadeleyi sürdürmek boynumuzun borcudur.
Çanakkale'de ve vatanın bütün dağlarında şehitlerimizin kanı var. Onların kanı konuşacak artık! Gerçekler öyle dile gelecek!
Adaletin de, siyasetin de kulakları delinecek! Söylenecek her söz, bütün duvarların ötesinden duyulacak! Vicdanlar ayaklanacak!