hayatınızda, yüzünün bütününe yayılmayan bir gülüşü olan, bir arkadaşınız oldu mu hiç?’¶
benim oldu!.. tanıştığımızda yüzünün yarısı gülüyordu! hani bana öncesinde söyleselerdi, yüzünün yarısı gülen insanlar var diye, ’“- nasıl yani!’” der ve görmeden inanmazdım.
bazen, görmeden inanmamak gibi bir inadım var, maalesef...
tanıştığımızda; o, benim fütursuzca rahat gülebilmeme, ben ise onun şaşkınlıkla yüzünün yarısında kalan gülüşüne şaşırıyordum. ikimiz içinde, yeni, görülmemiş bir şeydi bu. belki de, tarih boyunca olan
bir şeydi, fakat insan başına gelmeyince, görmeyince, yüzlerce yıl sonra da olsa, ilk kez şaşkınlığını ve aptallığını yaşayabiliyormuş!..
yüzünün yarısı gülen arkadaşımın, süreç içerisinde anlaşıldı ki, var olan gülme butonu kapatılmış!.. (ya doğuştan kapalıymış ya da kısa devre olmuş kapanmış... hayatın kısa evreleri ya da devreleri...neyse) başarılı bir cerrahi müdahale ile, gülme butonunu açtık. (spiritüel ya da reikici yaklaşımıyla algılanmasın, lütfen) böylelikle, durmaksızın (gerçekten) sanırım 2-2.5 yıl, güldük. o, rahatça ve bütün vücuduyla gülebiliyor olmaktan dolayı; şaşkın, ben birlikte gülebiliyor olmaktan dolayı; mutluydum...
geçen gün öyle bir şey yaşadım ki, gülme butonunu, bu sefer kendi elleriyle kapatan arkadaşımı hatırladım. gülme butonu açık, kapalı, hatta doğuştan butonsuz tanıştığım insanları düşündüm.
bu aralar şalterim inik olduğu için, kimi zaman devre dışı kalan, gülme butonumu aradım.
yorucu bir gün idi... uzun bir toplantının ardından, ofise geri dönmek için, taksi beklemeye başladım. geldi. arabaya binerken, daha nereye gideceğimi bile söyleyemeden, ısrarla çalan telefona bakmak zorunda kaldım. hattın diğer ucundaki, çok sevdiğim bir arkadaşımla konuşmaya dalmıştık ki, ne zaman sonra, taksicinin tebessüm eden bakışlarıyla gözgöze geldiğimde, hãlã hareket etmemiş olduğumuzu, utanarak fark ettim. ara vererek, ’“- gül sokak’” diyebildim. ofisin önüne geldiğimizde, arkadaşıma ’“- artık kapatmalıyım, taksiye para ödeyeceğim’” diyerek, zoraki bir şekilde telefonu kapattım. borcumu sorduktan sonra, para çıkarmaya çabalıyordum ki, taksicinin;
’“- pardon, sizden birşey isteyebilir miyim?’” sorusuyla, taksiciye döndüm.
’“- buyrun’”
’“- bir kez de, benim için gülebilir misiniz?’”
’“- efendimmmm!!!’”
’“- özür dilerim, yol boyunca ister istemez, konuşmalarınıza kulak misafiri olmak zorunda kaldım.
ve, o kadar zamandır taksimde bir yolcu gülmemişti ki. çok hoşuma gitti. bir kez de, sadece benim için acaba güler misiniz diye merak ettim. şaşkınlığımı üzerimden atarak ama içimden hãlã gülmeye devam ederek, ’“-pardon, istek üzerine gülemiyorum. bağışlayın beni’” dedim. yine de, taksiye ilk bindiğimde beni beklerken ki bozmadığı nezaketinden dolayı,
’“- niçin böyle birşey istediğinizi, gerçekten merak ettim’” diyerek, ilgilendiğimi belirtmek istedim.
’“- biliyorsunuz, bizim araçlarımıza her gün pek çok çeşitte insan biner. son bir yılda, arabama binen yolcularda tanıklık ettiğim tek şey; neşesizlik. pekçoğunun mutsuz olduğu yüzlerinden belli olan yolculardan, bize de bulaşıyor tabi ki bu ruh halleri. bu yüzden, arabamdan eksik olan neşenin,
sizin vasıtanızla, belki bana da bulaşabileceğini hayal ettim, bir an’” dedi.
ne diyeceğimi bilememenin saşkınlığıyla, suskun kaldım. ardından,
’“- inanır mısınız, bir şarkı isteseniz, isteğinizi yerine getirmem daha kolay olurdu.
oysa bir neden olmadan gülmeye çabalasam, ki yapamam, size de iyi gelmeyecektir.
üzgünüm!..’” diyerek, taksinin kapısını kapadım.
şaşkındım. ama daha çok da üzgün.
arkadaşımla gülüşmelerimize tanıklık eden bu taksici adam, başka birine ait de olsa, gülümsemeye açtı. canı çekmişti. samimiyetine inanmıştım. hiç tanımadığım bu taksici adam, ihtiyaç duyduğu, hatta özlediği şeyin, gülme sesi olduğunu söylüyordu!!! bütün günü, bir metrekare alan içerisinde ve o alanın oksijenini de, içine sinen duygularını da, yolcularıyla bölüşüyordu. bir yıldır aracının içine sinen ve taksiciyiyıldıran şeyin içinde ya da yanıbaşında; neşe, kahkaha ve umut olmaması mıydı?
şimdi bir utanma duygusu gelmişti bana. uzun zamandır aç olan birinin karşısında, arsızca,
yemek yer gibi gülmüştüm. kahkahalar atmıştım. (uzun zamandır şalteri inik, gülme butonu
kayıp benim için de, çok kıymetli ve özeldi ayrıca bu gülüşler) insanın, bazen, diğerine göre
fazla olan parasından utanacağı zamanların olduğuna inanan ben; taksici de olmayıp
bende olan, fazla kahkahalarımdan utanmıştım!..
son günlerde etrafıma bakıyorum da, herkesin mi şalteri atmış benim gibi?ya da bu kadar çok mu, gülme butonu kapalı ya da hiç olmayan insan varmış etrafta! hoş, limoni günler yaşıyoruz. ülkenin genel olarak soluduğu havanın, çok da gülümsetici etkiler yaratmadığı kuşkusuz! fakat biz türklerin,
her zaman limondan limonata yapabilme becerisinin ve (aziz nesin’’ce) aptalca iyi niyetinin olduğunu, hep düşünmüşümdür... fakat, manzaramda ya da ruh halimde bir değişiklik var! ya ortada limonata yapacak kadar bile, limon yok (tarım ile uğraşanların hali belli) ya da türk halkı, aziz nesin’’i anladı, akıllanmaya çabalıyor!!!
bana göre, geleceğin tanrıları, bilim insanları olacak diye düşünüyorum! genetik mühendisleri, fizikçiler, nöropsikiyatrlar, yazılım mühendisleri ve şu anda, belki henüz ismi tanımlanmamış ya da adını benim bilmediğim bilim insanları!..
joel (jim carrey) eski kız arkadaşı clementine’’in (kate winslet) ilişkilerine dair tüm anılarını sildirmek için tıbbi bir müdahaleye başvurduğunu öğrendiği filmde* olanları hatırlar mısınız?izlerken gerçeküstü filmler olarak algılayıp, yıllar sonra, bazı şeylerin gerçeğe dönüştüklerinde şaşırdığımız filmleri düşünün. bilim adamlarıyla eş zamanlı ya da çok öncesinde, bazı şeyleri sinemacıların hayal edebilmesi hep çok enteresan gelmiştir bana!.. belki de, yapay kalp gibi, gülemeyenler için, yapay bir gülme çipi de yaratılabilir! çip.il çip.il güleriz!!! neden olmasın, diye düşünüyorum!.. pekçok dizide ve filmde, arka fona yerleştirdikleri kahkaha efektleriyle, gülüşümüzü de yapaya bağlamaya çalışmıyorlar mı, aslında?hiç kimse, bizi aptal yerine koyan bu efektlere karşı çıkmadığına ’“- ben istediğim yerde gülerim ya da gülmem, size ne?’” demediğine göre; kendimize ait, bir gülme çipimiz neden olmasın ki?..
neden olsun ki!!! (biyonik olmak istemiyorum! sanırım, organik bir şekilde toprağa karışmak istiyorum)
yapay kalp, yapay göz, yapay gülüş, sanal rakı sofraları, sanal çiftlikler, toplu sanal sevgi mesajları, 3D teknolojisiyle içine girildiği sanılan, sanal bir dünya.
ne kadar çip, o kadar gülüş!!!
çipin kadar gül!!
çipimin kapasitesi düşük, yeterince gülemiyorum, kapasitesini yükseltebilir miyiz, lütfen!..
yazarken ürkttüm bir an! san-al, ban-al(mayayım)
* sil baştan (eternal sunshine of the spotless mind), 2006