Gazeteciler, 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü'nü kutluyor. Ortada kutlanacak bir şey yok ama kutlansın, iyidir; hiç olmazsa senede bir gün gazetecilerin sorunları konuşuluyor.
10 Ocak 1961 yılında çıkarılan 212 Sayılı yasa, biz gazetecilere çok önemli haklar getirmişti. Gerçekten o gün bayramdı. Bugün değil.
Bugünü yas günü mü ilan edelim, yoksa mücadele günü mü olsun?Adını ne koyarsanız koyun, şu bir gerçek ki, gazetecilik mesleğinin sorunları artıyor.
En önemli hakkımız olan özgür ortamda gazetecilik yapma hakkımız elimizden alındı.
Artık sipariş üzerine haber yapıyoruz, gazetelere servis edilen haberleri manşetlere çıkarıyoruz.
Eskidenmiş o gazetecinin yazdığı habere itibar etmek...
Sipariş üzerine, biat kültürüne dayalı haberler yaparken vicdanı sızlayan kaç kişi kaldı aramızda?
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın muhalefete öfke kustuğu bir mitingde çekilen fotoğrafların çatık kaşlı, gergin olması doğaldır değil mi?
Başbakan'a ve hükümete saygıda kusur (!) etmeyen gazete yöneticisinin, sayfaya giren öfkeli mimikli Başbakan'ın fotoğrafını görünce, ’“Yahu, Başbakanımızın gülümseyen, sevimli bir resmi yok mu?Çıkarın bunu, gülen bir fotoğraf koyun’” diye çıkıştığı bir dönemdeyiz.
Yalakalığı daha ileriye götürenler vardır elbette ama Türk basının geldiği nokta maalesef bu.
Manşet olması gereken, ancak yareye dokunan haberi değerlendirirken, habere konu olan belediye başkanını koruma çabasında olan gazete yöneticileri saymakla bitmez.
* * *
Zaman içerisinde gazetelerin omurgası zedelenirken, işbaşına gelmiş hükümetler de gazetecilerin ellerindeki haklar birer birer eritti.
Hiçbir zaman ayaklanıp, ’“Yahu siz ne yaptığınızın farkında mısınız?’” diye çıkışmadık.
Çünkü patronları kızdırabilirdik. Kapının önüne konma tehlikesiyle karşı karşıyaydık.
Dört yıl çalışan gazeteci, bir yıl yıpranma payı alıyordu eskiden... Yani 20 yılda emekli olabiliyordu. Şimdi nerde o günler?
Eskiden, bir gazetede 5 yıl çalıştıysan, istifa etsen bile tazminatını alabiliyordun. Bugün mümkün mü?
Geçmişte basın, 4. kuvvetti. Ortaya çıkardığı yolsuzlukların üzerine gidilirdi. Hükümetler devrilir, bakanlar istifa ederdi.
Şimdi tam tersine... Adamlar gözümüzün içine baka baka yolsuzluk yapıyor, Türkiye'yi karanlık bir geleceğe sürükleyecek kararlar alıyor, onlara bir şey olmuyor. Fakat bunları yazan gazeteciler içeri tıkılıyor.
Bu örnekleri saymakla bitiremeyiz.
Sevgili Çağlayan Sueli'nin deyimiyle, daha dün sapına kadar CHP'liyken, bugün Allah'ına kadar AKP'li olanlar az değil. Onlara hak vermemek elde değil! Ekmek parası uğruna böyle yapıyorlardır eminim! Böyle davrananlar ödüllendiriliyor, gazete yönetimlerinde makam veriliyor maalesef. Tiraj yerlerde sürünüyor, ne gam!
Belediye başkanları, kulüp başkanları, siyasetçiler, işlerine gelmeyen bir haberi yazan gazetecileri, gazete yönetimlerine şikayet edip görevden aldırabiliyor.
Çünkü güç gazetelerde değil, bazı şahıslarda, kurumların başlarındaki adamlarda.
Böyle bir ortamda gazetelerde ne sendikalaşmadan ne de adam gibi gazetecilik yapmaktan bahsedilebilir.
Hükümetin yarattığı yandaş basının her gün güç gösterisinde bulunduğu ülkemizde 4. kuvvetten söz edemeyiz. Ancak hükümetin yayın organlarından söz edebiliriz.
Böyle bir dönemde hükümetten anlayış beklemek, hayalperestlik olur elbette.
Adam kendisine baş kaldıracak birine neden haklar versin ki...
Gazete patronlarına istedikleri hakları verir, istediğini yaptırır.
Nitekim de öyle yapıyor zaten.
Sendikayla tanışamadan 31 yılım geçti şu meslekte.
Bundan sonra mesleğimizi sürdürecek genç kardeşlerimizin zor günler bekliyor. Onların sosyal haklarının, özlük haklarının iadesi edileceğini ümit etmek istiyorum ama içimden bir ses ’“saçmalama’” diyor.
Onların da sendikayla tanışacaklarına hiç mi hiç inanmıyorum.
İletişim fakültelerinden mezun olanların, meslek lisesi mezunlarından hiç farkı olmayacak bundan sonra.
Patronlar, dün olduğu gibi yarın da çıkarlarını sıkıntıya sokacak haber yapan, köşesinde yazılar yazan gazetecilerini kovmakta hiç tereddüt etmeyecek.
* * *
İzmir Gazeteciler Cemiyeti'nin 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü etkinliğine, gazeteci yazar Yazgülü Aldoğan konuşmacı olarak katıldı. Cemiyet lokalinde yaklaşık 70 kişiydik. Etkinlikte çalışan gazeteci yoktu. Emekliler de olmasa, Yazgülü Hanım boş masalara konuşacaktı.
Terzi söküğünü dikemezmiş. Gazeteci de kendi hakkını aramaz, arayamaz.
Çünkü hak aramaya kalksa, ona hükümetten önce ’“Dur bakalım, sen ne yapıyorsun?’” diyecek temsilciler var.
Böyle gelmiş, böyle gidecek kısacası.
Bu kadar karamsar olduğum için beni affedin lütfen. Çünkü ikiyüzlü gazete yöneticilerinin, hakları çiğnendiği halde sesini çıkarmayan gazetecilerin (küçük bir azınlık belki olabilir) bu yolda hiç çaba harcamayacağını çok iyi biliyorum.
Nereden mi biliyorum?Kusura bakmayın ben de gazeteciyim, kabzımal değil.
11 Ocak'tan itibaren bu konu rafa kalkacak, taa ki 10 Ocak 2012'ye kadar.
Yazın bir kenara...