Dün sabahleyin gazetemi okurken, bir sayfasına geldim ve durdum. 'Devletten Kadının Adı Siliniyor Mu?' başlığı ile tam sayfa, Türkiye'de kadın hareketine gönül veren derneklerin verdiği bir ilan okudum. Yıllar boyunca, siyaset konusunda araştırma yapan birisi olarak, iki günlük bir yazı dizisi hazırlamak istedim. Sadece Türkiye'de kadın hareketi konusunda adım atmakta başarısız olduğumuz kadar, kurulan komisyonların bile almış oldukları kararları devam ettirmekte neden zorlandığımız gözden geçirmenin faydalı olacağına karar verdim.
Duygu Asena, bir gün yazdığı kitapta: 'Kadının Adı Yok' dedi. Birden bizim de içimizdeki duygular kabardı. Bu kabarma daha sonraki yıllarda öyle bir devinime uğradı ki, artık durdurmak mümkün değildi. KA-DER (Kadın Adayları Destekleme Derneği) her yıl farklı sloganlar ve afişlerle Türk kadını için farkındalık yaratmaya çalışırken, günlük literatürümüzde 'feminist olma' kavramını da soktu. Genellikle 'feminist' kelimesini kullanmayı pek sevmesem de, günümüzde kadınlara karşı ciddi bir 'ayrımcılık' yapıldığını her alanda gördüğümde 'yeter artık' demeyi de bir borç bildim hemcinslerimin yanında olarak…
Bilgi toplumunda, Türk kadınının yerini tespit etmeye çalışırken, ilk önce Türklerin tarih sahnelerine çıktıkları döneme dönmek gerekir. Bu dönüş yolculuğu, Orta Asya'da kurulan Hun İmparatorluğu ile başlar, Osmanlı İmparatorluğu'na kadar gelir ve son olarak da, Cumhuriyet Dönemi'nde sona erer. Bütün bu dönemler dikkatli bir şekilde irdelendiğinde, kadının toplumda ne ölçüde kabul görüp görmediğinin ipuçlarını verebilir.
Yıllar boyunca, kadının siyasetten uzak kalışı 'bireysel haklar' açısından ele alınmış, durumsal koşullar gereği, toplumdaki yeri ve ev içindeki rolüne bağlı kalınarak incelenmeye çalışılmıştır. Yapılan bu araştırmalar sonucunda meşrulaştırılan bu ideolojiler, kadının ve erkeğinin 'doğası'nın farklı olduğu tezine dayandırılmaya çalışılmıştır. Halbuki, bu farklılıkların bireysel bazda değil de, içinde hiyerarşi barındıran bir farklılık olarak algılanmasının, daha iyi sonuçlar verebileceği söylenebilir. Bundan yaklaşık on yıl önce, bir yüksek lisans öğrencim ile birlikte, Celal Bayar Üniversitesi'nde 500 kız öğrenciye bir anket uygulayarak kadınların neden siyasete ilgi duymadıklarını tespit etmeye çalışmıştık. Araştırmaya başladığımızda, kadınların siyasete katılımını engelleyen faktörler arasında; 'kadının kişilik özelliği', 'aile içi eğitim', 'siyaset yapan kişilerin karakteristik özellikleri', 'siyasi mekanizma ve seçim sisteminde kadının siyasete katılımına imkan sağlayacak –kota politikalarına-yönelik uygulamalar', 'toplumsal kültür ve cinsiyet rolleri', 'eğitim sistemi' ve siyasi parti tüzüklerinde yapılan değişiklikler bulunmaktaydı. Sonuçlar oldukça ilginç çıkmıştı. Kadınların siyasete katılımında 'aile içi eğitim', 'kişilik özellikleri' 'ile 'toplumsal cinsiyet rolü'nün diğer faktörlere göre daha etkili olduğu tespit etmiştik.
Yıllar önce İzmir Kadın Adayları Destekleme Derneği (KaDer) Başkanı olduğumda 'eşit temsil'de, 'cinsiyet kotası'nın, kadınların siyasette daha etkin olmalarında ve sayısal çoğunluk ile temsil edilmesinde önemli olduğunu düşünüyorum. 'Cinsiyet kotası'; kadınların seçimle gelinecek makamlarda, belli bir oranda yer almaları şartını koşuyor. Meclis, kabine, komiteler, adaylık listeleri vb. bir çok alanda uygulanabiliyor. Paritesi 'yüzde 50'….Eşit temsil için olmazsa olmaz bir şart... Bu kadar önemli olan bir kural, şart neden uygulanamadı yıllar boyunca ülkemizde diye sormak gerekiyor? Çünkü; kotalar fırsat eşitliğine aykırıdır denildi. Kadınlara ayrıcalık verir. Kotalar demokratik değildir, çünkü kimin seçileceğine seçmenler karar vermelidir. Kotalar, politikacıların cinsiyetleri sebebiyle seçilmelerini sağlar, sahip oldukları nitelikler sebebiyle değil, daha kalifiye adayların geriye kalmalarına neden olabilirler. Kotaları uygulamaya koymak siyasal partilerin içinde çatışmalara sebep olacaktır. Kotalar liberal demokrasinin prensiplerini çiğnemektedir denildi durdu günümüze kadar...
Kota Politikaları ile özellikle erkekler o kadar olumsuz düşüncelere sahip oldular ki, çok sevdiğim bir profesör hocam bile: 'kadınlar özürlü mü ki, kota koyalım' diyebiliyordu.
Hazırlanan yeni yasa taslağında 'Eşitlik' ile ilgili maddenin 6.fıkrası 'kota'dan bahsediliyor artık. 16 yıl boyunca 'kota' konusunda mücadele veren KaDer ve tüm kadın örgütleri ve kadın milletvekilleri bu durumdan oldukça sevinçli ve umutlu. 6.cı fıkrada: 'Seçim ve atama ile gelinen görevlerin yanı sıra sendika, meslek odası gibi gönüllülük üzerine yapılanmış görevlere de eşitlik için 'kota' uygulanacağı söyleniyor. Taslağın yazıldığı bu bölümde güzel bir başka konu da, 'eşitliğin sağlanmasında' izleme görevi devlete ve 'STK'lara veriliyor. Yıllar boyunca bu görevi fahri olarak yapan bütün dernekler artık bu asli görevi 'resmi' olarak yapacaklar. Böylelikle takip etme işini görev edinen kadınlar, eşitliğin de 'savunucusu' olabilecekler.
Yasalarda yapılan bu değişiklikler realitede yaşamı ne ölçüde etkileyecek veya bu etkiyi kuvvetlendirmek için bugünden itibaren neler yapılmalı? Gördüğümüz son olaylar ve sonuçlar, bu konuda pek da ileri adım atılmadığını gösteriyor. KaDer, geçtiğimiz hafta üç Genel Başkan'a yine iletmek istedikleri mesajları, resimler ve ilanlar aracılığı ile aktarmaya çalıştılar. Sarı not kağıtlarını, Genel Başkan'larının kulaklarına ve alınlarına yapıştırdılar. Sonuç mu ne oldu? Bir adım ileri gitmek yerine, üç adım geri giderek yine mehter takımı yürüyüşümüze devam ettiğimizi söylemek istiyorum üzüntü ile…