Dönemin Genel Kurmay Başkanı Kenan Evren ve dört kuvvet komutanı yan yana dizilerek ’“Türk Ordusu emir komuta zinciri içerisinde yönetime el koymuştur’” açıklamasıyla 12 Eylül Darbesini Türk ve Dünya kamuoyuna duyurmuştu.’¶

Darbe sonrası çoğunluğu sol dünya görüşüne sahip siyasetçi, sendikacı, öğretim üyesi vb. onbinlerce kişi tutuklanmış, askeri ve sivil cezaevlerinde yer kalmayınca kapalı spor salonları ve hatta stadyumlar cezaevine dönüştürülmüştü. Başbakan Demirel ve Ana Muhalefet Lideri Ecevit, Gelibolu- Hamzaköy’’de, Erbakan ve sonradan teslim olan Türkeş ise Uzunada’’da gözetim altında tutulmaktaydı. Gözaltına alınanların yakınları günlerce ve bazı durumlarda aylarca yakınlarınlarından haber alamadılar.
12 Mart döneminin de ’“suçlusu’” olan kitaplar bu kez saklanmak yerine, yakılarak imha edildi. Satışı ve dağıtımı yasak olan bazı kitaplar, sol görüşlü birinin evinde bulunursa sahibine birkaç yıl ceza aldırmaya yetecek suç deliline dönüşmekteydi.
Günümüzde birçok belgesel ve diziye de konu olduğu üzere ülkenin tümünde ağır bir baskıya dönüşen uygulamalar, Doğu ve Güneydoğu’’da Kürt kökenli yurttaşların ’“Türkleştirilmesi’” projesine dönüşerek, PKK’’nın kitle tabanı kazanmasına zemin hazırlanmış oluyordu.
Anayasa askıya alınıp, tüm hak ve özgürlükler sona erdirildiğinden idare adına hareket edenlerin tasarruflarına karşı hiç bir itiraz ve hak arama mercii kalmamıştı.
Uygulamalar öylesine ağır baskılara dönüşmüştü ki herhangi bir yurttaş sokakta yürüyen üniformalı bir görevli gördüğünde, başıma bir hal gelir korkusuyla yolunu değiştirmekteydi. Bu ağır baskılara rağmen, Başbakan Bülent Ulusu hükümetinde de Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı sıfatı ile görev üstlenen Turgut Özal, 24 Ocak kararlarını büyük bir rahatlıkla uygulamaya koyabiliyordu.
12 Eylül Darbesinden önce milli gelir içerisinde %30’’luk paya sahip olan emek kesiminin, toplu sözleşmelerin yasaklanması ve işten çıkarmalar nedeniyle darbenin henüz altıncı ayında bu payı, % 20’’lere kadar geriliyordu.
DİSK’’e bağlı sendikaların faaliyetleri durdurulduğu için emek kesiminin temsil görevini üstlenen Türk-İş, o dönemin Tek-Gıda İş (TEKEL İşçilerinin bağlı olduğu sendika) Genel Sekreteri Sadık Şide’’yi kabineye çalışma bakanı olarak vererek 12 Eylül’’ün her türlü sorumluluğuna ortak oluyordu.
Özal’’ın dahiyane buluşu ile yastık altındaki paraların ekonomiye kazandırılması için, Kastelli’’nin başını çektiği ’“Banker Sistemi’” teşvik ediliyor ve bir müddet sonra da milyonlarca yurttaşın tasarrufları bankerlerle birlikte buhar oluyordu.
Bakanlar Kurulu, daha çok ülkenin günlük meseleleri ve ekonomiye ilişkin sınırlı görevler yaparken, kanun yapma yetkisi de dahil parlamentolara ait tüm kararlar 5 kişilik Milli Güvenlik Konseyi’’nce alınıyordu
Türkiye’’nin de üyesi olduğu uluslararası kuruluşlar (NATO vs.), bünyelerinde demokratik olmayan bir rejimi daha fazla taşıyamayacaklarını ilan ediyor ve bunun üzerine konsey, yeni bir anayasa hazırlayarak çok partili siyasi hayata geçileceğini açıklamak zorunda kalıyordu.
Açıklamadan bir müddet sonra ’“Danışma Meclisi’” adıyla bir organ oluşturuluyor ve yeni anayasayı hazırlama görevi kendilerine veriliyordu. Danışma Meclisinin İstanbul üyesi ve Anayasa Profesörü olan Orhan Aldıkaçtı ve arkadaşlarına hazırlatılan anayasa taslağı, Evren başkanlığındaki Milli Güvenlik Konseyi’’nde son şeklini alıyordu.
Evren ve arkadaşları, ileride’“Anayasayı silah zoruyla ortadan kaldırmaktan’” yargılanmalarını önlemek için geçici 15.madde ile kendileri ile emekli olmuş ya da o dönem alt rütbeli subay olup da günümüzde hala daha üst rütbelerle görevini sürdüren subayları da korumaya almış oluyordu.
1982 Anayasası’’nı hazırlayan komisyon başkanı Orhan Aldıkaçtı, değişik vesilerle yaptığı açıklamalarda, anayasanın felsefi temelinin Türk-İslam sentezi olduğunu belirtmiştir. Bu anayasa için destek turlarına çıkan Evren de bir yandan Suudi fonlarından yararlanan ’“Rabıta’”dan aldığı mali katkıları, din adamlarının yetiştirilmesinde kullanarak, diğer yandan da kendisinin de bir müftü çocuğu olduğunu sık sık tekrar ederek, dolaylı yoldan da olsa yeni toplum modelinin ’“Türk-İslam Sentezi’” olduğunu ima etmiştir.
1982 Anayasası, her sandık çevresinde oluşturulan olağanüstü güvenlik önlemleri, şeffaf zarf içinde beyaz evet, mavi hayır oy pusulaları uygulamaları ile % 92,5 evet oyu alarak, demokratik(!) şekilde sonuçlandırılmıştı.
1982 Anayasası ile oluşturulan yeni anlayışa göre, özgür bireyin yerini devleti için yaşayan birey almış, örgütlü toplum ise ’“Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü’” için sakıncalı görülerek, adeta yok edilmişti.
Anayasada yazılmış olsa bile ’“Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir’” ilkesi ise, araya Ankara merkezli birçok vesayet kurumu sokularak, sözde egemenliğe dönüştürülmüştür.
1982 Anayasası ile eş zamanlı olarak çıkarılan Siyasi Partiler Kanunu, bir siyasi partiyi kuranların veya yönetimini bir şekilde ele geçirenlerin, mutlak egemenlik elde ettikleri bir üstyapı kurumu olmuştur.
Yine tüm yetkileri Ankara’’daki genel merkezlerinde toplayan, seslerini çıkarmadıkları müddetçe kendi imtiyaz alanlarında diledikleri gibi hareket serbestisine sahip sendikalar, esnaf örgütlenmesi vb. oluşumlarla Ankara, milletin egemenlik merkezi olmaktan çok, imtiyazlıların egemenlik merkezine dönüşmüştü.
Not: Önümüzdeki bölümlerde 1982 Anayasası’’ndan sonra ilk oluşturulmuş siyasi partileri ele alacağım. Bu siyasi partiler içerisindeki bazı tanıklıklarımızın günümüze kadar olan bölümlerini ele alacağım. Bu bölüm de bittikten sonra, benimde içinde bulunduğum Türk Solunun, yeniden iktidar seçeneği olabilmesi için önermelerimi yazmaya çalışacağım.