Bütün şiirlerde söylediğim sensin
Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin
Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salome'nin Belkis'in
Boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine aşikarsın bellisin.
Yorgun argın İstanbul günlerimde elimde bir kağıt ve ben bir adres arıyorum. Yüce Diriliş Partisi İstanbul İl Başkanlığı…İstanbul'da adres arayıpta dolanmamak olmaz .Ben de bir hayli dolandıktan sonra mütevazi bir apartmanda bulunan Cumartesi toplantılarının yapıldığı daireyi buluyorum.Ancak dairede kimseyi bulamıyorum.
Pes etmek yok…Bana diyor ki bir tanıdığım; onu Cağaloğlundaki Diriliş Yayınevinde bulabilirsin. Bu sefer yönümü Cağaloğluna çeviriyorum, dar bir girişi olan işhanına dalıyorum merdivenleri çıkıp eski tahta kapısı olan işyerinin ziline dokunuyorum ve kapı bu kez açılıyor.
Bulunduğu mekana müntesip mütevazi bir genç kapıyı açıyor,bizi buyur ediyor.Rahatsız edici tek bir soru yok.Üstad ikindi vaktinde gelecek diyor. Olsun olsun diyorum …O gelecek ya…beklerim.Gençliğimin bende tutuklu şairi…Hiç bırakmamışım…Mona Rozanın şairi…'Sevgili,en sevgili,ey sevgili …Af dilemeye geldim afva layık olmasam da … uzatma dünya sürgünümü benim,','Kar içinde yana karı görünce beni anlayacaksın' sözlerinin mimarı…'Hızır'la 40 saat' geçiren adam,'gülü muştulayan 'bahçıvan…'Yitik Cennet'i bulan yürek..'Aşkı yakamda çiçek gibi değil,göğsümde kurşun gibi' taşımayı öğreten,'ben günah kadar beyazım o tövbe kadar kara' dedirten,'yenilmem…yenilmem… yenildikçe büyüyen zaferler benimdir,senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır 'diye çığlık attıran..'Yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi' hayata baktıran…Zihnimde dalgalanan onlarca mısrasının med cezirine karşın kendimi zapt ediyorum ve sabırla büyük mütefekkiri bekliyorum.Zil çalıyor ve Üstad teşrif ediyor…Ne yapsam?!..Mevlana gibi,' yollara sular serpin o geliyor ,bahçelere müjdeler verin…' deyip semaya mı yükselsem?!!
O da ne?!! Tevazuu,heybet,sükunet,ciddiyet,tefekkür,kelam vücut bulmuş ve oradan kapıdan içeri süzülüyor.Varla yok arası bir tarz ile geliyor,bir gölge varlık gibi giriyor kimseye dokunmadan, kimseyi incitmeden…Aman Ya Rabbi,yeryüzünde ne şerefli kulların var…şükürler olsun sana diyorum..Bu hayret dilidir, bende gizlice seda bulan.
Onlarca övgü kelimesi dilime geliyor ama karşımdaki insanda övgüye de yer yok yergiye de…Susuyorum…Konuşmamak evladır diyorum.
Üzerinde lacivert mi,mavi mi olduğunu anlamadığım bir elbise var ama o kıyafetin içinde doğunun bütün renklerini kusursuzca taşıyan bir insan var. Bir abide gibi ağır,dolu,parçalanmayan bir bütün.O bütünün ağırlığını hissediyorum ve taşıdığı başın değerini.
Ne överek ne yererek, incitmeden üstadla konuşmaya çalışıyorum, Kendisini İzmir'e davet ediyorum, ancak bu tarz konferanslara iştirak etmediğini belirtiyor, Kültür Bakanlığı tarafından üstad için hazırlanan kitabı görüyorum. Çaylar gelip çaylar içiliyor.İşte her şeyiyle tam manasıyla bir Müslüman diyorum.Onu tanımış olmanın bahtiyarlığı ile;'üstadım size gençlerimi getirmek istiyorum,onların da sizi tanımalarını arzu ediyorum,diyorum tebessüm ediyor.
Sanki Erciyes'in doruklarının erimeyen karı, kalbinin sönmeyen koru gelmiş bedenime otağ kurmuş bir halde oradan ayrılıyorum... Bir kaç ay sonra yolumu yine İstanbul'a düşürüyorum ve ben gençlerimi alıp üstada gidiyorum…
Üstadı konuşturmak için bir şeyler soruyorum .Bana; 'siz bunları bana neden soruyorsunuz siz zaten kendinizi güzel yetiştirmişsiniz , bunları artık siz yazacaksınız'diyor,uçuyorum.Üstaddan böyle bir teşvik almak beni onurlandırıyor.Belki bugün Üstadı yazmaya biraz cesaret bulduysam işte o sözünden dolayıdır.
Gençlerime gelince;omuzlarına Sezai Karakoç gibi bir mütefekkiri tanımış olmanın sorumluluğunun bindiğinin farkındalar…'ve birisi, biraz asice bir kız olanı aynen şu cümleleri kuruyor:'Sükunetinin altında nice sırlar saklı.Herkese değil,sadece gören gözlere,duyan kulaklara hitap ediyor.Bilgisi ve düşünceleri kendisini kıymetli yapıyor ve bunun farkında ona göre de tedbirini alıyor.Ortak duyguları paylaştığı kimselerle muhabbetten geri durmaz,onun haricindekiler yazılarını okumak, anlamak isterse işte girişte masanın üzerinde kitapları duruyor,alsın veya almasın nasıl isterse….'
Üstad kaleme ayrı bir değer veriyor.Bugün İslam coğrafyasının ve insanlığın kurtuluşunun kalemle verilecek olan mücadelede olduğunu söylüyor.
Üstad Güneydoğu Anadolu'da ,Diyarbakır Ergani'de dünyaya gelir. İlkokuldan sonra orta okulu Kahramanmaraş'ta okur.Liseyi Gaziantep'te bitirir.Üniversiteyi ise;İlahiyat okumak isterken maddi imkansızlık sebebiyle burslu kazandığı Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesinde ikmal eder.
Bugün İstanbul da mütevazi bir mekanda tek tip kapakla yayına hazırlattığı Diriliş Yayınlarının ,Diriliş Gazetesinin ve Yüce Diriliş Partisinin Genel Başkanı olarak mücadelesini veriyor.Amblemi ise;güller açan gül ağacı. 2006 yılında kültür bakanlığı özel ödülü ile ödüllendirildi. Bakanlığa, ödülün para kısmının kültür sanat işlerine harcanmasını, diğer kısmınınsa posta ile bildirdiği adrese yollanmasını rica ettiği bir mektup yolladı. 2007 yılının Nisan ayından beri her cumartesi akşamı, partinin İstanbul İl Başkanlığında değerlendirme konuşmaları yapmaktadır. Bu konuşmalar partinin internet sitesinden canlı olarak yayınlanmaktadır.Karakoç,2011 yılı Cumhurbaşkanlığı edebiyat ödülüne layık görüldü fakat kendisine verilen plaket ve para ödülünü reddederek bu ödülü almaya gitmedi.
Gülün modern mistik şairi olan, bu büyük mütefekkiri,bizim gençlerimiz ne kadar okuyor, ne denli anlıyor? Keşke İkbali, Mevlana'yı,Yunus'u tanıyan doğu ve batı dünyası Üstad Sezai Karakoç'u da tanımış olsaydı…