Değerli Egedesonsöz okurları, yerel yönetim tasarısının tartışıldığı şu günlerde ve hükümetin bütünşehir yaklaşımı çerçevesinde yerel seçimleri 6 ay öne alma girişimlerinin gündemi meşgul ettiği bir süreçte cumhuriyetin oluşturduğu belediyecilik geleneği ve o geleneğin içinde ayrı ve özel bir yere sahip İzmir belediyeciliği üzerine bir şeyler söylemenin tam sırası olduğu gerçeğinden hareketle bugün sizlerle İlhan Tekeli'nin 'Cumhuriyet'in Belediyecilik Öyküsü (1923-1990)' adlı kitabından yaptığım seçki ve alıntılarla bu geleneğin nasıl oluştuğunu aktarmaya çalışacağım. Kitap; Tarih Vakfı tarafından yazarın toplu eserlerinin dördüncüsü olarak okurlarıyla buluşturuldu. Bu devasa eser belediye ve yerel yönetimler ile ilgilenen herkes tarafından mutlak okunması gereken bir başucu kitabı… Gerçekten de kitap sunuş yazısında da belirtildiği üzere 'Türkiye Belediyeciliği'nin ayrıntılı ve kapsamlı bir tarihi ve yorumu, yerel yönetimlere ilişkin hukuki ve idari düzenlemelerin bulunmaz bir envanteri, yerel yönetim sorunlarının ve çözüm yaklaşımlarının mükemmel bir analizi' niteliğinde…
Ülkemizde yerel yönetimlerin Tanzimat (1839) sonrası gündeme geldiği bilinen bir gerçektir. Başta İstanbul olmak üzere Osmanlı kentlerinin yerel yönetim birimleriyle tanışması genellikle 1850'lerin sonunda gerçekleşmiştir. Bu süreçte dünya kapitalist sistemiyle tek yönlü bir bütünleşme ilişkisi yaşayan ve Batı emperyalizminin sömürü ağı içine çekilen Selanik, İzmir gibi liman kentlerinde hızla artan nüfus, mekansal büyüme ve kentsel alt-yapı hizmetlerine duyulan gereksinim; Osmanlı taşrasındaki geleneksel idari yapılanmanın bu sorunları çözmede yetersiz kalmasına neden olmuştur. Gerçekten de Klasik Osmanlı kent yönetiminde Kadılık, kapitalist sistemin isterlerine uygun bir idari birim değildi.19. yüzyılda bu sorunu aşabilmek amacıyla İhtisap Nazırlığı bünyesinde kentlerde ihtisap ağalığı sistemi oluşturulmasına rağmen küresel ekonomik sistem yerel hizmetleri sürdürecek daha geniş bir idari yapılanmayı talep ediyordu. Nitekim 1857'de Beyoğlu'nda Altıncı Daire-yi Belediye kurulduktan sonra 1860'ların sonlarına doğru da Selanik, İzmir gibi yerlerde Belediye birimleri oluşturuldu. Bütün bunlarla birlikte yerinden yönetim ya da adem-i merkeziyetçilik; Osmanlı modernleşme sürecinde batıdaki örneklerine benzer bir kurumsallaşma yaşayamamış, merkezin vesayeti altında 1877'de çıkarılan Vilayet ve Dersaadet Belediye Kanunu'nun yasal ve hukuksal çerçevesini çizdiği sınırlılıklar Osmanlı belediyelerinin gelişimini engellemiştir. Bu bağlamda, Osmanlı belediyelerinin batı örneklerinde olduğu gibi bir sivil toplum kurumu olarak gelişmesi mümkün olmamış, aksine merkezi yönetimin taşradaki uzantıları olarak merkezi yönetimi güçlendiren bir işleve sahip olmuşlardır.
1923'de Cumhuriyet ilan edildiğinde yerel yönetim deneyimi ve geleneği açısından böylesi bir tarihsel mirası devralmıştı. 1923 ile 1930 yılları arasında aslında iki önemli sorun Cumhuriyet belediyeciliğinin önünde durmaktaydı. Bunlardan birincisi Kurtuluş Savaşı sonunda Yunan askerlerinin geri çekilirken yaktıkları ve tahrip ettikleri kentlerin imarı, ikincisi ise başkent ilan edilen Ankara'nın Cumhuriyetin taşıdığı devrimci iddiaya uygun bir biçimde imar edilmesiydi. Burada sözkonusu olan Ankara pratiğinde Cumhuriyet'in kentini yaratmaktı. Cumhuriyet yönetimi bu sorunlardan ilkini 1925 yılında çıkardığı Ebniye Kanunu'yla çözmüş, bu kanun çerçevesinde özellikle İzmir'deki Büyük Yangın alanındaki sorunlar aşılabilmiştir. 1930 öncesi Ankara'sında Jansen'in kazandığı sınırlı Ankara imar planı yarışması bir dönüm noktası oluşturmuştu. Böylece Cumhuriyet belediyeciliğinin bir tür kuluçka dönemi tamamlanabilmişti.
Cumhuriyet'in kentsel yaşama ilişkin radikal modernite projesinin içeriğini 3 Nisan 1930 tarihinde çıkarılan 1580 Sayılı Belediyeler Kanunu oluşturur. Görüldüğü gibi, Cumhuriyet yerel yönetim mevzuatında büyük ve kapsamlı bir değişikliğe ancak 1930 yılında geçebilmiştir. Zira anılan yıllar 1929 Büyük Dünya ekonomik bunalımının ulusal ekonomiler üzerinde etkilerinin en fazla hissedildiği bir dönemdir. Bu yasayla birlikte belediyelere çok geniş bir görev alanı çizilmiştir. Dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya - ki kendisi İzmir düşman işgalinden kurtulduktan sonra İzmir'in ilk Belediye Başkanı olmuştur - yasa mecliste tartışılırken yasayla birlikte yerel yönetimlere geniş yetkiler tanınmasının gerekçesini yasanın belediye sosyalizminden esinlenerek hazırlanmasıyla açıklamıştır.
Bu gelişmelerle birlikte 1930'da 1580 Sayılı Belediye Kanunu'nun 15. maddesi belediyelerin görevlerini belirleyen 76 tür görev sıralamıştır. Bunlar; temel kentsel alt yapı, temel kentsel hizmetler, imar planları ve denetimi, kentlilere sağlıklı gıda maddeleri ve ekonomik denetim, sağlık ve bazı dini hizmetler, kültürel hizmetler, konut ve sosyal yardım alanına yayılmıştı. Her yeni siyasal rejimden beklenilebileceği gibi bu hizmetler arasında eğitim gibi toplumun ideolojik yeniden üretimine ilişkin işlevler bulunmuyordu. Bütün bunlara rağmen güçlü bir merkezi devlet geleneğine sahip olan ve Cumhuriyet döneminde bunu sürdüren Türkiye'de belediyeler için merkezi vesayet altında da olsa böylesine geniş bir görev alanı çizilmiş olması önemliydi. Zira, Cumhuriyet yeni, çağdaş bir kentsel yaşam yaratmak istiyordu. Cumhuriyet yöneticileri kendilerinde böyle bir misyon görüyorlardı. 1930'dan II. Dünya Savaşı'nın bitimine kadar süren dönem içinde Ankara planlı bir kentsel gelişime tabi tutulurken, İzmir hem Büyük Yangın'ın kentin mekansal görünümünde açtığı onulmaz yaraları tamir ediyor, hem de Dr. Behçet Salih Uz'un 1930'da Belediye Başkanlığı'na seçilmesiyle birlikte İzmir'i bir Cumhuriyet kenti olarak yeniden yaratma uğraşları sergiliyordu. Yangın alanlarındaki Kültürpark Projesi, bataklıkların kurutulması gibi kent sağlığı alanında yapılan işler, özellikle Karşıyaka'nın gelişimi için Yamanlar suyunun kente getirilmesi, Karşıyaka İskelesi'nin yapılması gibi önemli projeler Karşıyaka'yı İzmir'in prestijli ve canlı bir semti haline getirmişti. Behçet Uz, kentin planlanmasına kendinden önceki belediye başkanlarının aksine farklı bir yaklaşım tarzı getirmiştir. Bilindiği gibi Şükrü Kaya bir plana ve beş yıllık programlara dayanan belediyecilik anlayışının savunucuydu. Bu bağlamda İzmir'in Prost ve Danger tarafından yapılan bir planı vardı. Ama Behçet Uz'un 1580 sayılı Belediye Kanunu'nun sağlamış olduğu kolaylıklardan da yararlanarak kısa sürede Prost ve Danger Planı'nı aştığını söylemek olasıdır. 1938 yılında 9 milyon 400 bin liralık bir imar planı hazırlattı. Bu program bir yandan kentlinin hayatını ucuzlatacak, diğer yandan İzmir'i bir turizm kenti haline getirilmesine öncelik tanıyacaktı. Bu programla birlikte planın bir yabancı uzmana ihale edilerek yaptırılması yerine İzmir Belediyesi'nde kurulacak bir büroda yapılması yeğlenmiştir. Bu amaçla çağrılan kişi ise, 20. yüzyıl mimarlığının temel taşlarından biri olan Le Corbusier'di.
II. Dünya Savaşı'ndan 1960'a kadar Cumhuriyet'in belediyecilik yaklaşımını belirleyen ana eğilimler savaş sonrası Türkiye'nin siyasal rejiminde ortaya çıkan değişikliklerle paralellik gösterir. Bu dönemde çok partili siyasal hayata geçilmesi, tarımda makineleşmeyle birlikte kırsal alanın çözülerek kentlere doğru yönelmesi Türkiye metropollerini ciddi kentsel sorunlarla baş başa bırakmıştır. Anılan yıllar Cumhuriyet'in radikal modernite projesinden kopuşu da beraberinde getirmiş ve popülist bir modernleşme anlayışı tüm Türkiye'yi sarmıştır. Bu dönemde yerel yönetimler üzerinde devlet vesayeti giderek artmış ve bu anlayış en yüksek aşamasına Başbakan Adnan Menderes'in imar operasyonlarıyla ulaşmıştır.
1960 sonrası Türkiye'de toplumsal muhalefetin gelişmesi ve toplumsal planlamaya olan inancın artmasıyla Devlet Planlama Teşkilatı kurulmuş, yaşanan hızlı kentleşme olgusu karşısında Türkiye'de yeni kent planlama bilgisine gereksinim duyulmaya başlanmıştı. İlk şehir planlama okulları bu dönemde kurulmuş, gecekondu olgusuna da popülist kaygılardan uzak bir şekilde yine ilk defa bu dönem eğilinmişti. Anılan yıllar sosyal demokratların geliştirdiği Türkiye belediyelerinde demokratik, üretici, tüketimi düzenleyici, birlikçi, kaynak yaratıcı ilkeler çerçevesinde 'toplumcu belediyecilik' olarak tanımlayabileceğimiz bir yeni dönemin başlangıcıydı.
İşte bu süreçte İzmir'de İhsan Alyanak, İstanbul'da Reha İsvan ve Ankara'da Vedat Dalokay 1970'li yıllar boyunca bu geleneğin yerel yönetimler bazında en rafine örneklerini sergilediler.'Terzi Fikri'nin Fatsa Örneği de halkla iç içe ve toplumsal katılımı en üst boyutlara çıkaran bir yerel yönetim anlayışının izlerini taşıyordu.
1989'da SHP'nin yerel seçimlerde aldığı başarılı sonuçlarla bu gelenek devam etti. Ancak sürdürülemedi. Hiç kuşkusuz bu devamsızlığın baş nedenlerinden birisi o dönem sosyal demokratlar arasında ki bölünmeydi. Nurettin Sözer, Ali Dinçer ve Murat Karayalçın, Yüksel Çakmur başarılı örnekleri sosyal demokratların sonraki seçimlere SHP, DSP ve CHP olarak üç ayrı parti halinde girmeleri nedeniyle sonuçsuz kaldı Refah ve fazilet partisi adaylarının yani melih gökçek ve Recep Tayyip Erdoğan'ın o seçimlerde aldıkları oy oranlarına ve Yüksel Çakmur'un Burhan Özfatura'ya karşı nasıl seçim kaybettiğine bakarsanız bu durum kendiliğinden ortaya çıkar. Önce İstanbul ve Ankara teslim oldu. Şimdi bir tek İzmir; 1999'dan bu yana direniyor. İzmir her alanda olduğu gibi cumhuriyetin belediyecilik geleneği içinde de bir majino hattıdır. Zira 'İzmir düşerse Türkiye düşer'…