Geçtiğimiz gün içinde bir arkadaşımla birlikte bu ülke ne olacak diye herkesin yaptığın bir sohbetin benzerini yapmaya başlamıştık ki, ikimizin de aklından geçen bu mevcut partiler ile bir yere gidemeyeceğiz düşüncesi vardı. Bu varsayım beni yıllar öncesine götürdü birden. Siyaset ile hiç ilgim yok iken, neden birden bire siyasetin içinde kendimi buluvermiştim ve bu süreç içerisinde bana siyaset ve siyasilerneler öğretmişti, bir film şeridi gibi aklımdan geçti birden bire...

İki siyasetçi yaşamımda gerçekten iz bıraktı gitti. Bunlardan birincisi 'Tonton Turgut Özal'; diğeri ise 'Tansu Çiller'. Çok sevmiştim Turgut Özal'ı nedense. Belki kişiliğime uyuşan bir tarafını yakalamıştım, belki de koşmayı seviyordum. İdealist bir kişiydi kendisi. Ancak çok daha önemlisi 'radikal biriydi'. Bu çok önemliydi, bir gece de KDV dediğimiz uygulamayı meclisten geçirmişti. Bu belki şu anda pek çok insan için anlamsız gelebilir ancak ben ülkemizde bir kişinin idealleri doğrultusunda bir şeyler yapmak istiyor ise risk üstlenmesi gerektiğine inanırım. Türkiye o dönemlerde Süleyman Demirel'in 'kır atı' gibi koşmaya başlamıştı. Türkiye muhteşem bir ivme kazanmıştı. Eline çantasını alan yurt dışına yeni pazarlar aramaya çıkıyordu. O dönemlerde Türk Hava Yolları Genel Müdürü Cem Kozlu'nun ilk defa bir kitabını okuduğumda ve onun hayallerine kapıldığımda ben de 'Türk-Cumhuriyetleri' ile işbirliğine girmiş, büyük bir imparatorluk bile kurmuştum.

Daha önemlisi o dönemlerde Anavatan Partisi'nin içinde bulunarak parti içindeki kişileri tanımış, bu coşkunun nasıl yaşandığına tanık olmuştum. 1980 dönemi sonrasında üniversiteye girerken babam, sakın siyasi olaylara karışma ama karışmak zorunda kalırsan da muhakkak vermiş olduğu kitapları okumamı istemişti. Çok okuma şansım olmamıştı fakat bir şeyin farkındaydım ki: 'ne tam sol ne de sağ eğilimliydim'

Dünyaya açılmayı, rekabet etmeyi ve Türkiye'nin ve Türk ürünlerini tanınırlığını çok önemsiyordum bu nedenle sanki biraz 'liberal' bir yapım vardı. Ama bir yandan da 'eşit haklara sahip olmanın' önemine inanıyordum. Çünkü ben babam sayesinde çok önemli insanlık değerimi çocuk yaşta öğrenmiştim. Babam, ziraat mühendisiydi ve elinden geldiğince köylülerin kalkınması için koşuyordu. Ben, insanlığa hizmet etmeyi, halk için koşmayı galiba onunla öğrenmiştim. Tabiki, ülkemi de çok sevmeyi ve bir dünya ülkesi olması gerektiğini de…

İlk yurt dışına çıktığım o yıllarda gördüklerim beni şaşırtmıştı. Avrupa ne kadar farklıydı ülkemizden. Bu beni çok üzmüştü. Orada gördüklerimi acaba ülkemizde yapabilir miyiz dediğimi hep hatırlıyorum. Şimdi çok mutluyum, çünkü yurt dışına çıktığımda hiçbir şey almadan ülkeme dönebiliyorum. Neden mi? Çünkü, ülkemizde artık her şey var. İşte bütün bunlar Turgut Özal'ın sevilse de sevilmese de bizlere sunduğu en büyük imkan. Ben onun sayesinde interenete girerek 'dünya vatandaşı' olmayı öğrendim. Avrupa'da, Amerika'da yani gelişmiş Ülkerlerde gördüğüm gelişmeler benim ufkumu geliştirdi. Ben de yaparım, biz de yaparız dememe yardımcı oldu.

Neden Tansu Çiller'i unutmadım. Kayınpederim ile Turgut Özal'ın cenaze töreninde ne kadar ağladıysak, bir kadın başbakan olarak Tansu Çiller'in ekrandaki ilk konuşmasında aynı şekilde gururla ağlamıştık. Türkiye müthiş hızla gelişiyordu. Kendinden emin insanlar yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Bu görüntü Türkiye'nin yeni çehresiydi. Bu beni çok umutlandırıyordu. Çünkü yapılacak o kadar çok iş vardı ki. Hem ülkemizde hem de dünyada. Türk'ün gücünü dünyaya göstermek, çok sihirli bir kelimeydi benim için.. Çok daha genç birisiydim, gazeteci olarak ilk defa yazılarımı yazıyordum ve hep bir sloganım vardı cümlemin sonunda: 'haydi Türkiye, haydi' diyordum.

Gençliğimin en etkin olduğu dönemlerde eğer Anavatan Partisi taraftarı olduysam her halde 'sağ yönelimliydim' diye düşünüyorum. O dönemlerde Anavatan Partisi'nin İl Başkanı eski MHP'li birisiydi. Onun konuşmalarını şimdi hatırlıyorum da, ne kadar coşkuluydu. Hani denir ya; 'Vatan, Millet, Sakarya', hepimiz koşmaya hazırdık ülkemiz için…

Sonra birden bu ivme düştü. Siyasetin ne kadar garip olduğunu o günlerde anlamaya başlıyordum. Nasıl yani diyordum, insanlar neden ve ne için koşuyordu? Neden bırakıyordu, neden küsüyordu? Biz ülkemiz için, biz insanlık için koşmuyor muyuz diyordum? Garip bir çöküş yaşadım ve siyasetin aslında benim gözümdeki itibarı da yok oldu gitti birden. Siyaset bir yerde bitebiliyor, ama insanın içinizdeki 'ateş' sönmüyor. Benim de hiç sönmedi bu yüzden zaten...

Bir gün siyaset arenasına genç bir isim geldi. CEM BOYNER. Turgut Özal'dan çok daha farklı bir yapısı vardı. Liberaldi, ya da biraz sol yanlıydı… Birden kafam karıştı. İnsan hem sağ hem sol görüşlü olabilir mi demeye başladım. Cem Boyner, ne yazık ki yanlış politikalar sürdürdü. Bir taraf olmaya çalıştı, halbuki; hiç taraf olmasaydı belki de bizim gibi 'tarafsız kişiler' için çok etkili birisi olacaktı. Ama Cem Boyner bana farklı bir dünya kapısını açtı. Yani, solun ne yaptığını görmem gerektiğini bana hatırlatmış oldu… Ve birden 'sol maceram' başladı… Bu ise kısa soluklu bir yürüyüş oldu. Neden mi? Çünkü, bu sefer de kayboldum gittim… Tarafsız bölgenin içinde yol arıyorum şimdi...