Kendimi keşfettiğim andan itibaren, gezmeyi ve yeni yerler görmeyi çok sevdiğimi anladım. Belki de çoğu kişiden farkım gördüklerimi sadece anlatmakla kalmayıp yazmayı da seviyor oluşum olabilir. Geçen hafta pazar günü yine sırt çantamı alarak uçağa binerken, için için gülümsüyordum. Havaalanlarını gerçekten seviyordum. Her seferinde beni yeni yerlere götürürken diğer yandan yine evime döndürüyordu.. Gülümsedim ve yeni yolculuğuma artık hazırdım. Doğu Avrupa'nın gizemli iki şehrine gidiyordum. Çok merak ettiğim bir ülkenin küçük bir kısmını yani Berlin' i sonradan Varşova'yı ziyaret edecektim. Aslında yolculuğum sadece Polonya'nın Plock şehrini kapsıyordu. Erasmus programı kapsamında bir değişim öğrencisiydim tabii bu hareketlilik biz öğretim üyelerini de kapsıyordu. Böylece bizlerde ülkeler arası dostluklardan yararlanacak ve akademik çalışma yapma imkanına kavuşacaktık. Bu muhteşem etkileyici bir program üniversiteler arasında.. Yeni yerleri görmenin yanında yeni dostluklar da kazandırıyor.
Dünyada pek çok yeri görme imkanım oldu ama bir türlü Almanya'yı görememiştim. Polonya'ya gitme fırsatı bana bu kapıyı açtı. Ve bir pazar akşamüzeri kendimi Berlin sokaklarında buluverdim. Ne kadar yeşil, ne kadar doğa ile içiçeydi.. Şehirler içinde ormanları seviyorum Avrupa'da bu konuda bambaşka bir ortam sağlıyor insanlar için. Düşünebiliyor musunuz öyle bir şehirde yaşıyorsunuz ki, bir yerden diğer yere geçerken ormanlar içinden geçerek gidebiliyorsunuz. Bu arada bisiklete binenler ki; bu şehirde herkes yaşlısı ve genci bisiklet kullanıyor, koşanlar, bir bankta oturup sohbet edenler ile huzurlu bir ortamda yaşıyorsunuz. Evet, güzel bir söz 'huzurlu bir ortam' ifadesi, yaşadığınız şehir hem güvenli, hem sakin hem de huzurlu. Berlin'de yaklaşık 3500000 kişi yaşıyor, belki de çevresindeki banliyöler ile dört milyon olabilir. Adeta İzmir gibi, büyük bir şehir. Bir yıl içinde yaklaşık 20 milyon turist alıyormuş, yine bizim İstanbul'umuz gibi.. Ama öyle düzenli ki, ne bir trafik karışıklığı ne de gelenlerin taşkınlığı..
Avrupa kentlerinde 'demokrasi' denilen mekanizmanın nasıl işlediğini sokaklara bakarak anlayabiliyorsunuz. Çünkü burada yasayan insanlar ellerine mikrofonlarını alarak özgürce tepki gösterdikleri olayları çevrelerindeki kişiler ile paylaşabiliyorlar. Hatta bu sefer İranlı gençler ülkelerindeki haksızlıkları anlatmak için protesto yaparak imza topluyorlardı. İçimden güldüm tam iki ay önce İrandaydım ve orada farklı manzaralara tanık olmuştum. Şu yada bu şekilde yapılacak her tepkinin ileri demokrasi anlayışı için muhteşem bir zemin oluşturduğunun farkındaydım
Bu nedenle biraz kalbim kırıldı. Neden, neden bizim ülkemizde halen 'demokrasi kültürünü' yaratamamıştık. Nerede hata yapmıştık. Bu kültürü oluşturmak nasıl mümkün olabilirdi. Şu anda herkesin sus pus olduğu, korktuğu bir ortamda neleri başlatmak neleri tetiklemek gerekiyordu acaba? Soru sormaktan vazgeçtim kısa süreli de olsa bakmaya devam ettim. Çünkü görünce insanın hafızasında yapacakları çok daha iyi şekillenebiliyor bu nedenle Berlin şehri bana disiplini, temizliği, kuralları bir bir göstermeye devam etti. Belki bizim kültürümüzde olmayan bazı değerlerin bizleri farklı yçne neden yönlendirdiğini anlatırcasına..
Sokaklar tertemizdi. Bir vatandaş bile bu kuralı bozmuyordu. Otomatik olarak da herkes bu kurala uyuyordu. Gece saatinde bir ara oğlumla 10 kilometre yürüyerek bir farklı mahalleye gittik. Bu şekilde etrafıma daha farklı gözler ile bakma şansını yakaladım. Ne kadar Türk yaşıyordu bu ülkede.. Peki, bu kişiler kimlerdi? Çocukları nasıldı? Artık bu gençler Türk mü kalmışlardı yada mecburen Almanlaşmışlar mıydı?
Hiç yorumda bulunmaz iken birden yemek yediğimiz bir lokantada arka masadan üç kişinin küfrederek birbirlerine girdiklerine tanık olup arkama döndüm. İster Akdenizli olmak diyebilirsiniz, isterseniz biz Türkler kavgacıyızdır diyebilirsiniz ama iki erkek bir kadın eğer ki bir yabancı ülkede saç saça, baş başa birbirine giriyorsa ve bu kişiler Türk ise, yapabileceğiniz tek şey oradan uzaklaşmak olacaktır. Yolda halen kendini yaşadığı topraklara uyum sağlamadan, yenilemeden yürüyen Türk vatandaşlarımızı görünce de üzüldüm işin aslı.. Yıl 2016, 1950 yıllarında Türk işçilerin ülkeye alındıklarını düşündüğümde, geçen bu kadarlık bir zamanda insanların kendilerini yaşadıkları şehre biraz daha adapte olmaları gerektiğini hissettirdi bu gördüklerim.. Biliyorum ki, Berlin'de gördüğüm bu manzara Almanya'nın bütün şehirlerinde de bu şekildedir..
İki gün kaldıktan sonra Berlin'den Polonya'ya trenle geçtik. Bir ay önce zaten internetten biletlerimi aldığım için işimiz kolaydı. Oğlumla yerimizi buluncaya kadar biraz zorlansak da altı saatlik yolculuğa hazırdık. Polonya bizi bekliyordu.
İki ülke arasında ciddi bir şekilde fark olacağını hiç tahmin bile etmediğim yeni bir ülkedeydim. Avrupa Birliğine üye olmuşlardı ancak fakir bir ülke oldukları sınır kapısından girer girmez belli oluyordu. Muhteşem zengin ve bereketli toprakları vardı, dümdüz ovalara sahiptiler ancak hani bizim deyimimizle halen 'köylü bir halktı Polonya' sevimli bir şehri olan Plock' a geldiğimde, beni bekleyen güler yüzlü insanlar dışında kendimi Ortaçağın eski bir şehrinde tek başına kalmış bir ortamında buluverdim.. Güler yüzlü ve içten insanlar iki gün boyunca bizi ağırladılar ki, sevgi sınırının aslında ülkeleri nasıl aşıp da bizleri buluşturduğuna bir kez daha tanık oluverdim.
Küçük bir şehir, küçük bir üniversite ama dünyaya Erasmus Programı aracılığı ile açılmaya çalışan bir vizyon ve inanç. Tek bir Erasmus öğrencisi var burada o da bizim üniversitemizden gelmiş. İngiliz dili edebiyatında okuyor, ama biraz boynu bükük Alim'in çünkü Türk olduğumuz daha doğrusu Müslüman olduğumuz için dışlandığını söylüyor. Evet, Avrupa'da bu ciddi bir sorun. Eskiden belki Türk olduğumuz için farklı algılanıyor iken şimdi bir de Müslüman olduğumuz için ayrımcılığa maruz kalıyorduk. Bu olağanüstü tehlikeli bir durumdu. Varşova'da bir üniversite ziyaretim de bir hocamızın, eşim belediye otobüslerine binmekten çekiniyor, rahat yürüyemiyoruz. Hep kendi arabalarımız ile gezmek zorunda kalıyoruz sözleri, Avrupa da sadece ırkçılık değil artık din konusunda da ciddi ayrımcılıklar yaşandığını bizlere gösteriyor.
Varşova, bu gezinin son durağıydı. Derin bir sis, ama bir o kadar romantik, farklı duyguları bir arada yaşatan ilginç bir Avrupa şehrini başka hiç bir tanımda anlatamamıştım. Varşova işte böyle mistik, tarihsel bir şehir. Öyle bir şehir ki sabaha kadar disko müzik seslerinin duyulduğu, içkinin biraların coşkuyla içildiği, Eski Şehir denilen yerde halen ortaçağ Avrupa'sının izlerinin yaşandığı başka böyle büyük bir şehir görmedim. Bu nedenle Berlin'den başlayıp, Varşova'da biten bu gezinin en tatlı anısı her halde Avrupa'ya has 'dondurmalar' oldu diyebilirim. Çünkü burada gezen herkesin elinde 'sivri, upuzun şekilli, renkli dondurmalar' var. Dondurma yemek aslında tatlı bir şeylerin tadına bakmak demektir. Bu düşünceyle hayata bakarken, insanların mutlu simalarına tanık oldum Avrupa'nın bu üç özel şehrinde. Berlin'de başlayan, Plock'da duran ve Varşova'da sonlanan bir haftalık bir şeydi derken, ülkeme koşarak geldim yine... Çünkü yapılacak çok iş var. Görev insanıysanız, ölünceye kadar yorulmaya hakkınız yok... Çünkü ülkeye yapılacak hizmetler sizi bekliyor.. Sağlıcakla kalın....