Dün Başak'ı dinliyordum.
İzmir Tabip Odası'nın acil servise dönmüş konferans salonunda, sargı bezleri, hidrofil pamuklar, bandajlar, flasterler, tentürdiyotlar, antiseptik solüsyonlar arasında Başak konuşuyordu; gazeteciler dinliyor, kameralar çekiyordu.
Başak'ın sol kolu dirseğine kadar alçıda.
Gözlerinin altında morluklar.
Belli ki yaşadığı travmayı fiziksel olarak atlatamamış.
Ama sesi…
Sesinde en küçük bir titreme, en ufak bir korku belirtisi yok.
'Sonuna kadar hakkımı arayacağım' derken kararlı.
'Hiç kimsenin yaptığı yanına kalmayacak' derken inatçı.
'Her türlü hukuki girişimde bulunacağım' derken bilinçli.
***
Dokuz Eylül Üniversitesi'nde 3. sınıf öğrencisi Başak.
2 Haziran gecesi arkadaşlarıyla birlikte Gündoğdu alanına giderken, çantasına tıbbi yardım malzemelerini dolduruyor.
Ola ki gösteriler sırasında birisi yaralanır, ola ki biber gazından etkilenir bir yurttaş; yardımcı olurum, yarasını sararım, bir faydam dokunur diye düşünüyor besbelli.
Tamamen insani bir refleksle, tepeden tırnağa duyarlı bir vicdanla Gündoğdu'ya gidiyor, çok belli.
Nerden bilsin o gece başına gelecekleri?
Dakikalarca coplanacağını, bayılana kadar dövüleceğini, kemiklerinin kırılacağını nerden bilsin Başak?
Gece simsiyah bir şal gibi örtüyor 2 Haziran'ın üstünü, alandan 'Hükümet istifa' sesleri yükseliyor, 'Tayyip istifa' sloganları atılıyor.
Başak ve arkadaşları Gündoğdu'daki Cumhuriyet Ağacı heykelinin hemen altında çimlerin üstündeler.
Gaz bombası yağmaya başlıyor birden bire.
Ortalık savaş alanına dönüyor.
Göz gözü görmüyor.
Gecenin siyahına biber gazının sisi karışıyor, soluk almak olanaksız, göz açmak ne mümkün!
Sokak aralarına kaçışanlar: Gazdan, coptan, tazyikli sudan kurtulmak isteyen on binler...
TOMA'lar halkın üstüne yürüyor, düşman ordusunun üstüne yürür gibi.
Başak'ın üstüne çullanıyor 7-8 üniformalı, yanlarında sivil giyimli eli sopalılar.
Birbiri ardına iniyor Başak'ın sırtına, omzuna, kollarına cop darbeleri.
'Bırakın' diyor Başak. 'Vurmayın.'
Vicdandan, insanlıktan, acıma duygusundan zerre nasiplenmemiş coplu, sopalı, gazlı sürü saldırıyor ha saldırıyor.
Derken bayılıyor Başak.
Bayılsa ne olur, bayılmasa ne! Dinler mi gözlerini kan, nefret, intikam bürümüşler!
Çimlerin üstüne baygın yatan Başak'a vurmaya devam ediyorlar.
Bir ara ayılır gibi oluyor Başak. Tutup Başak'ın boynunu, zorla kaldırıyor kafasını ve emrediyor:
'Tayyip Erdoğan'ı çok seviyorum' de!
'Türk polisini çok seviyorum' de!
Demiyor Başak.
Dedirtemiyorlar.
Yeniden başlıyor dayak; coplar havada kalkıp iniyor Başak'ın üstüne.
Her tarafı kan revan içinde, kemikleri kırılmış Başak'ın yanında bir polis beliriyor, kaskının içinden sadece gözleri görünen.
Akıl veriyor Başak'a: Ya burada nefes almadan ölü taklidi yap ya da defol git!
***
Kırıkları kaynayacaktır Başak'ın, yaraları iyileşecektir kuşkusuz.
Peki yaşadığı travma, o psikolojik çöküntü, o ruhsal darbe?
Son on gündür yaşanan bu halk isyanının nefret, öfke ve kin nesnesi haline gelen polis teşkilatıyla ilgili şu belirlemeyi yapmak zorundayız artık:
Polis denilen teşkilat, illegal bir siyasal partidir.
Anayasa dışı olduğu Anayasa Mahkemesi kararıyla tespit ve tescil edilmiş olan gerici, siyasal İslamcı partinin, rakiplerini temizlemekte kullandığı illegal bir silahlı örgüttür.
On günden bu yana yaptıklarıyla, artık bu illegalite yadsınamayacak bir şekilde ortaya çıkmıştır. Ortada dört dörtlük bir 'anayasal düzeni cebren ortadan kaldırma' suçu ve 'halka karşı kitlesel katliama teşebbüs' suçu vardır.
Eğer bu ülkede hukukun kırıntısı işleseydi, derhal AKP hakkında kapatma davası açılır, bu polislerin hepsine görevden el çektirilir, soruşturma başlatılır ve tüm sorumlular hızla cezalandırılırdı.
***
Yalçın Küçük, polisin niteliğini 1990'lı yılların ortalarında şöyle yazmıştı:
'Bizim Toplumsal Kurtuluş dergimiz vardı, biz burada seksenli yıllardan itibaren 'Türk' polisinin ayrı ve bağımsız bir parti olarak geliştiğini açıkça yazıyorduk. Polis, bugün ayrı bir yapıdır ve bu yapıda yobazlık en büyük güce sahip oluyor. Kim bugün, ülkemizin aydınlık günlerini istiyorsa, polisin karanlık güçlerin elinde ve kendisine karşı bir örgüt olduğunu kabul etmek durumundadır. İmam Hatip liseleri okul değil, Türkiye'nin en gerici partisinin eğitimcilerinin yetiştirildiği bir devlet yapısıdır. Polis, öğrencilerimizi, emekçilerimizi, analarımızı, aydınlarımızı katlederken ve coplarken, bunu, aldığı emirlerden daha çok, bir yobazlık örgütü olduğu için, kendiliğinden, kendi ideolojisinden, Çatlı ahlaksızlığına, Taliban kan içiciliğine sahip olduğu için yapıyor. Demek oluyor ki, Refah'ın (Bu artık AKP'dir) durumu çok açıktır; silahlı örgütü 'Türk' polisidir, eğitimci ordusu ise İmam Hatip liseleridir. Artık polis, ayrıdır ve bir tür yeni 'yeniçeri güruhu' durumundadır. 'Türk' polisi, AKP'nin özgürce politika yapabilmesi için, AKP'nin takiplerini ortadan kaldırmaya yönelik bir silahlı yapıdır. Çok açıkçası, 'Türk' polisini, meşru bir kuruluş olarak değil, karanlık partinin silahlı örgütü olarak düşünmek gereği var.' (*)
Böyle diyor Yalçın Küçük.
***
Evet…
'Neden bu kadar acımasızca saldırıyorlar?' sorusunun yanıtı gayet açıktır: Çünkü İslamikler; yani siyasal İslamcılar! Çünkü yobazlar. Çünkü tarikatçılar!
12 Eylül'ün 'Bir daha asla 1960'lar, 1970'ler yaşanmayacak' hedefinin ve politikasının ürünü olarak, polis teşkilatı, tarikatlara tımar yapılmıştır.
Bu vahşetin temel nedeni, polis teşkilatını siyasal İslamcı yapıda ve yobazlık temelinde bir illegal vurucu kuvvet olarak yeniden kuran 12 Eylül rejimidir.
12 Eylül rejimi, siyasal İslam rejimidir.
Daha önce de defalarca yazdığım gibi, Recep Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç, Abdullah Gül öz kardeştirler, öz babaları da Kenan Evren'dir.
***
Bir nokta daha…
Bazı kesimler, örneğin CHP'nin televizyonu Halk TV, polisleri aklamak, mazur göstermek için şunu söylüyorlar: 'Onlar emir kulu, aldıkları emri yerine getiriyorlar.'
Varsayalım ki öyle…
Böyle olduğunu kabul etsek bile bu durum onları hukuksal, siyasal ve ahlaki düzlemlerde sorumluluktan asla kurtarmaz. Çünkü kanunsuz emri uygulamak suçtur. Bu ilke, memurluk hukukunun temelidir.
Kaldı ki onlar, emir gereği değil; tarikatçı oldukları, siyasal İslamcı oldukları, yobaz oldukları, 'İmamın Ordusu' oldukları için, kendi yurttaşlarına acımasızca, vahşice saldırıyorlar.
Dolayısıyla... Hiçbir meşruiyetleri yoktur!
İllegal oldukları ilan edilmelidir.
Onları emir kulu gibi göstermek, bu vahşete manen ortak olmak demektir.
***
Son söz…
Son on gündür İmamın Ordusu'nun saldırılarıyla yaralanan, ölen, darbe alan, travma yaşayan herkesin hesabı sorulmalıdır.
Başak da dahil…
(*) Bakış, Yalçın Küçük, Akış Yayınları, İstanbul, Eylül 1997