Geçen yazımda bir süre önce uzun yolculuklara çıktığımdan bahsetmiştim. Bu uzun yolculukların büyük bir kısmı aslında iç dünyama ve hayatın manevi alanı diyebileceğimiz duygu dünyasına yaptığım yolculuklardı.
İnsanın yaşamak için uğruna mücadele edeceği bir amacı olması gerektiğine inananlardanım. Bu nedenle, her daim bana şiar olacak bir felsefe arayışı içerisindeyim ve hayatın manevi anlamı üzerine düşünsel olarak yaptığım bu uzun yolculuklardan size de bahsetmek zorundayım. Çünkü bunun, bundan sonra yazacağım yazıların içerik ve biçimsel özelliğiyle bir ilgisi var.
Ülkemizin üzerinde yer aldığı Anadolu topraklarında yüzyıllardır çok acılar yaşandı. Sanki bu coğrafyanın lanetli bir beddua gibi, nesilden nesile, kara gözlü, kavruk tenli, esmer alınlarına yapışıp kalmış alın yazısı bu…
Benim neslim mutlu bir kuşak mıydı? Sanmıyorum… 12 Eylül 1980 öncesinin kaos ve şiddet ortamı ile 12 Eylül 1980 sonrasının zulüm ve işkencelerine tanıklık etmenin ortasında bölünmüş kayıp bir kuşağız diye tanımlayabilirim…
Bizler ne 70 ve 60 kuşağının devrimci ya da ülkücü, hem idealist hem kendine güven duyan gençleriydik, ne de 80 sonrası 12 Eylül rejiminin eğitim sistemi içerisinde yetişen entelektüel duyarlılıktan yoksun, toplumsal sorunlara kayıtsız Kenan Evren nesli…
Ağabey ve ablalarımızın; halkların kardeşliği, yaşasın sosyalizm, tek yol devrim ya da koministler Moskova'ya, her şey Türk için, zafer İslam'ın sloganları ile kulaklarımız dolu… 1980 sonrası gelen askeri dikta rejiminin baskı ve yasaklamaları ile yeni gelişmeye başlayan siyaset bilinci ve geleceğine kelepçe vurulmuş, Araf'taydık!
İşte, yaptığım yolculuklardan birinde tüm bunları geçirdim aklımdan. Şimdi neredeyim ve nerede durmak istiyorum, diye sorguladım kendimi. Ülkemin yoksul çocuklarını, birbirini kıran gençlerini, kadınlarını ve binlerce ölümü düşündüm…
Sonunda, hala Araf'ta olduğuma ama bu durumdan kurtulmak için masum ve yardıma ihtiyacı olan insanlara ulaşıp, en ufak bir gücüm varsa, bunu onlarla paylaşmam gerektiğine karar verdim. Çünkü, bu benim hayattaki en önemli amaçlarımdan olan, 'neden yaratıldık, insanın evrendeki amacı nedir' gibi sorulara yanıt bulma çabamda, şimdiye kadar bulabildiğim cevabın tek karşılığıdır; insan olmayı öğrenmek!
Benim için bunu başarmanın en iyi yolu ise; günlük hayata dair sıradan insan öykülerini tüm insani zaaf ve duygularla anlatmak olacaktır, diye düşünüyorum…
Kısacası; bundan böyle, hala tanıyamadığım insan denen varlığı anlamaya yoğunlaşacağım. Her türden insanı… Siyasetçi, işportacı, general, çiftçi veya bir ruh hastası… Şairin 'bir insanı sevmekle başlayacak her şey' sözüne katılmadan önce insanı oluşturan unsurları çözümlemek gerektiğine inanıyorum…
İnsanı, sırf Allah yarattı diye sevmek yeterli olmalı mı? Yoksa daha başka şeyler de mi gerekli? Bundan sonraki yazılarımda bu soruların cevabını arayacağım…