İzmir'de yaşayanlar çoğunlukta olmak üzere, Türkiye'nin birçok şehrinden arkadaşlarımız anılarımızı tazelemek, 15 yıl aradan sonra sevgiyle 'kucaklaşmak' için bir araya geldi.
İşte benim sınıfım dedim...
Çok duygulandım. En sevdiğim arkadaşlarımı gördüm, en güzel anılarımı tazeledim, en iyi yıllarımı tekrar yaşamış gibi oldum.
Anılarımın bazılarıyla çok hüzünlendim. Bu hüzünle şarabımın tamamını üzerime döktüm. Üstüne de şarap kadehini kırdım. Görücüye çıkan kızlardan farksızdım. Hayır, hiç 'sakar' değilimdir. Mutluluk sarhoşu olmuş gibiydim. 'Geçmişte yaşananlar gerçekse eğer, sık görüşmek gerekmez, sevgi-dostluk baki kalırmış' cümlesini ziyadesiyle pekiştirmiş oldum ilk sınıf toplantımızda...
'Eczane eczacılığının sıkıntılarına girmedik' diyemesem de, çok az bir sıyrıkla konuyu geçiştirdik. Bu bile ' birbirimizi ne çok özlediğimizin kriteridir ' diyebilirim. Çünkü, bu kadar stresli bir dönemde, birçok eczacının ortak konusundan vazgeçmesi pek olağan değildir.
Kantindeymişiz gibi, elimizde çay varmış da, az sonra sınava girecekmişiz gibiydi… Sanki 20 yıl hiç geçmemişti... Masadan masaya sohbet etmeler, el kol işaretleri, kahkaha tufanı, gürültü, sataşmalar, sürekli yer değişiklikleri ve anılar...
Herkes havalı havalı salona giriyor, önce bir utanıyor edalarında, 'ay ay canımlar, sarılmalar, öpmeler, hal hatır, çoluk çocuk sormalar...
Ay hiç değişmemişsinler…(pembe yalan tabii) Hıııh bize, dile kolay 15-20 yıl arkadaşlar… Çok özledimler, aradım sordum, sen aramadınlar, şimdi nerdesinler, vs...
Sonra hemen dönülüyor, 1991–1996 yıllarına...
Sanki az önce salona, topuklu ayakkabısıyla giren, tikidik tikidik yürüyen, süslenmiş püslenmiş, anneler biz değiliz,
Olgunlaşmış, kilo almış, baba olmuş erkekler onlar değil,
Yerine 'haydiiii... Sen öyleydinler, ben böyleydimler, o nerde, bu niye gelmedi, hay Allah, vur patlasın çal oynasınlar...
Hani küçük kız çocukları annesinin topuklu ayakkabısını giyer, koluna çantasını takar, rujunu sürer, kendince havalı olur ya... Büyüdüm sanır ve yürümeye çalışıp düşer ya…
Bizdeki tam tersi... Büyük olarak salona giriyoruz ama masaya oturunca, direkt 15-20 yıl aşağıya... Gelsin fakülte anıları... Kot, tişört, spor ayakkabılar ve gençliğin en iyi yılları...
Eee, akıl oraya gitmişken, kim takar topukluyu, saçı başı, eczacılığı, analığı, babalığı... Bende, işte bu mantıkla, fırlattım kadehi...
Az daha içsem, havaya bile atardım... Nooolmuşşşş...
'At kadehi elinden, bin parçaya bölünsün
Dökülsün yıllar yere, hatıralar görülsün' diye sözler değişir bu havadayken…
Derken; 'bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır'
'ayrılık ateşten bir ok' gibi ilave edebileceğim türkülerimde var cebimde…
Akşamki hüznümün en derinidir. Yaşasaydı kesinlikle orada olurdu.
Öldürülen arkadaşımız BURCU GÜÇLÜ aramızda değildi.
Ona Allah'tan rahmet diliyorum. Bedenen olmasan da, ruhunla-ruhumuzla yanımızdaydın, kalbimizdeydin arkadaşım...
Hayat sürprizlerle dolu... Erip yetememek, gereksiz takıntılar yapmak, üzmek-üzülmek, yaşamda her an olma-olmama ihtimalinle kıyaslandığında, nasıl da anlamsızlaşır.
Özünde sağlıklı bir yaşam yeterli değil mi?
Dostluklar da göreceli olarak;
Bazen saatlerce, günlerce, aylarca, yıllarca birlikte olursan anlam kazanır.
Bazen bir göz teması, bir el sıkma ile...
Bazen yıllarca görüşmesen de, aynı salonda aynı nefesi almakla, hissetmekle...
Bazen de, ' öldürülen Burcu'muz ' gibi dünyada olmasa da kalbimizde olmasıyla... İçten içe yani...
İşte! Çeşitli sebeplerle katılamayan tüm arkadaşlarıma, 'olmasanız da yanımızdaydınız ' diye eklemek istiyorum. Ama yine de 'bir sonraki toplantı da olun lütfen' diyorum.
Bu geceyi düzenleyen arkadaşım Yeşim'e uğraşısından dolayı, hepimiz adına, izninizle teşekkür ediyorum.
İyi ki varsınız. İyi ki tekrar görüştük. Sevgilerimle hoşça kalın...