Sıcaklar bir yandan, Ramazan oruç bayram derken geçti gitti günler…
Türkiye'nin gündeminde bir değişiklik oldu mu derseniz, hayır olmadı…
Suriye'yi saymazsak, her Allahın günü şehit haberi almaya devam ettik…
Bu vatan daha ne kadar şehit verecek bilmiyorum…
Acı gerçek şu ki: Bu ülkede şehit haberleri, trafik kazası haberleri gibi iyice rutine dönüştü…
Türkiye'nin en büyük şehirlerinin ilçelerini, tarihi ve turistik yerlerini bilmeyen toplum, her birinde verdiğimiz şehitler nedeniyle Güneydoğu'daki ilçelerin, kırsalların ve karakolların isimlerine aşinalık kazanır hale geldi, ezberledi hepsini de…
Güneydoğu, her gün aslanlarımızın kanlarıyla sulanıyor, her gün bu millet birkaç evladını şehit veriyor…
Artık bizler de o kadar uyuştuk ki, şehit haberlerini iyice kanıksamaya başladık, ama unutulmamalı ateş düştüğü yeri yakıyor…
Ben kendi adıma, 30 yıldır içimdeki cam kırıklarıyla şehit haberleri okumaktan, dinlemekten, acımaktan, acı ve gözyaşlarından, hatta yazmaktan yoruldum…
Kaç kuşak kaybettik…
* * * *
''Birkaç Mehmet şehit oldu diye Meclis toplanmaz'' sözünün ardından 20 kadar şehit verdik…
Biliyorsunuz, AKP'nin Genel Başkan Yardımcısı ve sözcüsü Van Milletvekili Hüseyin Çelik'in bu konuda yaptığı açıklama aynen şuydu:
''PKK bomba patlattı diye, bir yeri bastı diye, birkaç Mehmet'i şehit etti diye meclis toplanmaz…''
Hiç kusura bakmayın sayın Hüseyin Çelik beyefendi ama, bu sorun hükümetin sorumluluğu altında, çözüm bulunamıyorsa, ki bulunamıyor işte, birileri bunun hesabını vermeli… Öyle sadece şehit cenazelerinde boy göstermekle sorun çözülmüyor…
Seçimlerde bir kaç oy daha fazla almak için silahları susturan güç, neden şimdi silahları susturamıyor...
İçim acıyor, hiç yazasım yok, o yüzden yazıyı kısa kesip Yavuz Sultan Selim'den bir anekdot ile bitirmek istiyorum…
''Yavuz Sultan Selim, en yüksek duruma getirmiş olduğu devletin akıbetini hayal eder, günün birinde Osmanoğulları da inişe geçer çökmeye yüz tutar mı diye derin derin düşünmeye başlar... Bu gibi soruları çoğu zaman süt kardeşi meşhur alim Yahya Efendi 'ye sorduğundan bunu da sormaya niyet eder... Güzel bir hatla yazdığı mektubu keşfine inandığı Yahya Efendiye gönderir… 'Sen ilahi sırlara vakıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları'nın akıbeti nasıl olur? Bir gün olurda izmihlale uğrar mı?' şeklinde mektubunu gönderir. Güzel bir hatla yazılmış mektubu okuyan Yahya Efendinin cevabı bir bakıma çok kısa bir bakıma içinden çıkılmaz bir hal alır: 'NEME LAZIM BE SULTANIM' Topkapı Sarayında bu cevabı hayretle okuyan Sultan, bir anlam veremez… Yahya Efendi gibi bir zatın böylesine basit bir cevapla işi geçiştireceğini pek düşünmez, söylenmeye başlar: 'Acaba bilmediğimiz bir mana mı vardır bu cevapta?' Nihayet kalkar, Yahya Efendi'nin Beşiktaş'taki dergahına gelir… Sitem dolu sorusunu tekrar sorar: Ağabey ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al! Yahya Efendi duraklar: 'Sultanım sizin sorunuzu ciddiye almamak kabil mi? Ben sorunuzun üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz etmiştim.'
'İyi ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece nemelazım be sultanım demişsiniz. Sanki beni böyle işlere karıştırma der gibi bir anlam çıkarıyorum.'
'Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şayii olsa, işitenler de neme lazım, deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa. Fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin, feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlal de böylece mukadder hale gelir….'
Bunları dinlerken ağlamaya başlayan koca sultan, söyleneni başını sallayarak tasdik eder, sonra da kendisini böyle ikaz eden bir alime memleketinin sahip olduğu için Allah'a şükreder, bu türlü ikazlardan geri kalmaması için tembihte bulunarak oradan ayrılır…
500 Yıl önce Yahya Efendinin verdiği cevap; birilerine ibret olsun diye mektup bugün hala Topkapı da sergi halindedir…Yahya Efendi adeta bugün bizim aramızda yaşıyormuş gibi.