Türk siyasal tarihi doğru analiz edildiğinde , bu tarihin en önemli özneleri olan siyasal partilerin bir ideoloji ve program partisi olmaktan çok; konjonktürel gelişmelere göre biçimlenmiş ve pragmatist bir takım hedeflere yoğunlaşmış örgütsel yapılar olduğu kendiliğinden ortaya çıkar.Bunu söylerken hiç kuşkusuz ülkemizin en azından İttihat ve Terakki’’den bu yana siyasal partiler geleneğini yadsımak gibi bir amacım olmadığımı özellikle belirtmek isterim. Ama en azından meşrutiyet döneminde var olan ittihatçı- itilafçı ayrışması ve onun cumhuriyet dönemine karşılık gelen halk partisi-terakkiperver-serbest ve demokrat parti uzantıları bir süreklilik içinde değerlendirildiğinde gerçekten çok özel durumların içinde olgunlaşmış, örneğin ittihatçılar için ’“devlet kurtarma’” , cumhuriyetçiler için ’“devlet kurma’” vasıflarının daha ön plana çıktığı ve bir özne olarak ’“devlet’”i önceleyen ve onun hakim reflekslerine göre biçimlenen bir yapılanmanın olduğu aşikardır.

Bir tür ’“durumdan vazife çıkarma’” halini ve devlet eliyle sürdürülmüş bir modernleşme projesini bu gün; ’“sol’” olarak okumak ne derece doğrudur o ayrı bir tartışma konusu ama bunun karşısında yer alan siyasal partileri de ’“demokrat’”, ’“liberal’”, ’“özgürlükçü’” olarak nitelemek üzüm yemek den çok bağcı dövmek amacına yönelik öznellik kokan yaklaşımlardır. Örneğin AKP’’yi CHP karşısında daha özgürlükçü ve demokrat ve sivil olarak nitelemek; hem Türkiye yakın tarihinde merkez sağ ve onun aşırı yorumlarını hem de özelliklede 1970’’lerin başından itibaren Milli Nizam Partisi geleneğinden başlayarak AKP’’ye kadar uzanan İslami muhafazakarlığı öne çıkaran politik duruşların devlet ve devlet algısı karşısında ki pozisyonlarını yadsımakla eş anlamlıdır. Hiç şüphe götürmez ki Türkiye’’de merkez sağ ya da muhafazakar partilerin aynı vesayetçi ideolojinin bir devamı olarak temel hedefleri; devlet ve devletin hakim reflekslerini belirleme ve bundan aldıkları meşruiyetle var olma mücadelesidir.
Bugünün Türkiyesi’’nde bazıların değişim ama bizim dönüşüm olarak okuduğumuz şey de tam da budur aslında. Devleti kontrol eden güçler el değiştiriyor , bu güçler devlete sahip oldukça bildiğimiz , tanıdığımız , en azından alışık olduğumuz devlet refleksleri dönüşüyor .Bir demokrasi yanılsaması olarak derin devlet yüzeye çıkıyor gibi algılasak da iktidarın şimdiki sahipleri kendi derin devletlerini inşa’’ ediyorlar.’”Soğuk savaş’” ve onun kılıç artıklarına gereksinimi olmayan bir devlet algısı var şimdilerde. O nedenle bu yeni algının karşısında ki herkes , her kurum , her yapılanma yeniden dizayn ediliyor.Bu duruma karşı muhalefet etmek isteyenler ise ’“itibarsızlaştırma’” yöntemleriyle bir bir tasfiye ediliyorlar.Üniformasız bir sivil dikta rejiminin kapıları giderek aralanıyor ve Türkiye pupa yelken 1923 Cumhuriyeti ve onun kazanımlarından uzaklaşıyor.
Bu durum karşısında 1923’’ün kurucu iradesiyle ve yapılarıyla özdeşleşmiş CHP’’nin bu dönüşümü nasıl okuduğu ve buna karşı geliştireceği söylemler gerçekten çok önemli. Ama kamuoyunda en azından şimdi ki algının CHP’’nin de dizayn edildiği yönünde olduğudur. Hemen söylemek gerekir ki ben bu analize katılmıyorum. Katılmamakla birlikte bazı göstergelerin ve söylem biçimlerinin en azından kamuoyunda böyle yanlış bir algının oluşmasına neden olduğunu da belirtmek isterim . Bu yanlış algının da tamamen; Mayıs2010 Kurultay’’ında göreve gelen yeni parti üst yönetiminin AKP karşısında oy tabanını genişletmek amacıyla; bir tür ’“yeni muhafazakarlık’” diyebileceğimiz bir yaklaşımla; geleneksel olarak sürdürdüğü çizginin dışına çıkarak seçmen tabanını genişletmeye yönelik çabalardan ve söylemlerden kaynaklandığını söylemek istiyorum. Ancak unutulmaması gereken bir şeyi de hemen anımsatmak isterim. AKP ve siyasal islamın CHP’’nin geleneksel seçmen tabanının yürekten inandığı ve bir yaşam biçimi haline getirdiği Atatürk ve İsmet İnönü veya laiklik ile ilgili şimdi savundukları düşünceler; bu seçmen tabanına nasıl samimi gelmiyorsa ve AKP bu seçmen tabanından oy alamıyorsa CHP’’nin de türban meselesi başta olmak üzere muhafazakar seçmenin eğilimlerine yönelik bir takım açılımlar içine girmesi CHP açısından aynı sonucu yaratacaktır. Bunun için CHP bilim platformunun çok uzağa gitmesine gerek yok’… CHP’’nin 1946 ile 1950 yılları arasında uyguladığı ve DP’’nin yükselişini durdurmak amacıyla ve oy kaygısıyla laiklik ilkesinden verdiği ödünlere bakmasında yarar var. Eğitim sistemine din derslerin seçmeli de olsa konulması, Köy Enstitüleri’’nin yapılarının değişmesi, Hasan Ali Yücel’’in Milli Eğitim Bakanlığı’’ndan uzaklaştırılarak yerine muhafazakar eğilimleriyle tanınmış Sivas Milletvekili Reşat Şemsettin Sirer’’in getirilmesi ve islam tarihi profesörü Şemsettin Günaltay’’ın Başbakanlığı’… Bu listeyi uzatmaya gerek yok ama bütün bu uğraşlar; CHP’’nin muhafazakar kesimden oy almasını sağlayamamıştır. Eğer Türban konusu bir temel hak ve özgürlük sorunu olarak ele alınıyorsa ve bu açıklamalar buradan hareket edilerek yapılıyorsa o zaman bizler Cumhuriyet ve ’“kamusal alan ’“ üzerinde yeniden düşünmek durumundayız.
Bilindiği gibi cumhuriyet bir siyasal kavram olarak; sadece ülkede ki yönetim biçimin seçimli olarak belirlendiği bir anlama karşılık gelmez. Cumhuriyetin felsefi anlamı kamusal alanda ki özgürlüklerdir. Cumhuriyet zaten kelime anlamı olarak da kamunun erki , kamunun malı anlamlarına gelen ’“res-puplica ’“ kelimesinden türemiştir.Cumhuriyet bu bağlamda kamusal alanda eşit yurttaşların oluşturduğu bir tahakkümsüzlük olarak özgürlük projesidir.O nedenle bir cumhuriyette asıl olan ’“yurttaşlık’”tır.Cumhuriyet bir özel alan nüvesi olan ve bireylerlin taşıdığı inanç, mezhep, etnik köken gibi ikincil kimlikleri ’“yurttaşlık’” üst kimliği üzerinden üzerinden tanır.O nedenle birer özel alan nüvesi olan ikincil kimlikler Cumhuriyetin kamusal alanının içinde görünür olamazlar.Ya da buna ilişkin geliştirilmiş imtiyaz talepleri (örneğin türban gibi) cumhuriyet tarafından karşılandığı zaman kamusal alan, hakların ve özgürlüklerin alanı değil , imtiyazların alanı olarak sabitlenir.Bu durum; cumhuriyetin temellerini dinamitlemekle eş anlamlıdır.O nedenle anglo- sakson ülkelerinde var olan seküler gelenekle bizim gibi başta Fransa olmak üzere siyasal sistemini yaklaşık 200 yıldır kıta Avrupası modelinden devşiren ülkelerde rejim sistemi üzerinde radikal değişiklikler yapılmaksızın bir takım karşılaştırmalar yapmak ve günü kurtarmak, durumdan vazife çıkarmak , oy kaygısı gibi nedenlerle bu olgulara yaklaşmak tehlikeli olduğu kadar bir o kadar da yanlıştır. Dikkat edilecek olursa örnek olarak verilen anglo-sakson modelinde yani başta İngiltere ve Amerika olmak üzere hiç birinde ’“cumhuriyet ’“ yönetimi yoktur. İşte o nedenle Türkiye’’de şimdi var olan tartışmaları bir dönüşüm olarak okumak adeta tarihsel bir zorunluluktur. Zira bu ülkelerin siyasal kültüründe kıta Avrupa’’sı modelinde üretilen laiklik ve ona ilişkin kaygılar; seküler devlet geleneğiyle eritilmiştir. İşte o nedenle Türkiye’’de başkanlık sistemi tartışmaları yeniden gündeme geliyor, etnik, dilsel ve dinsel cemaatler kamusal alanda görünür olma taleplerini yükseltiyor ve sistem 1923’’ün olgunlaştırdığı laiklik yaklaşımından giderek uzaklaşarak her türlü ikincil kimliğin taşıdığı imtiyazlarla kamusal alan içinde görünür olma yollarını ve kanallarını açıyor’…Yani işin özü; cumhuriyet dönüşüyor , yurttaşlık ölüyor, kamusal alan çöküyor’…2023’’e çeyrek kala ’“vaziyet-i manzara-yı umumiye’” bu maalesef’….