Tanıdığım en yetenekli foto muhabirlerinden biridir Emre Tazegül.’¶ Yenigün Gazetesi’’nin bir süre önce işten çıkardığı yetenekli gazeteci arkadaşımın iç dünyasını kaleme aldığı dokunaklı e-postasını dün manşete taşıdık.
Özetle, işten çıkarıldıktan sonra yaşadığı yalnızlığı, çaresizliği kaleme almış Tazegül ve de meslek büyüklerine sitemini anlatmaya çalışmış.
Burada Tazegül’’ün işine son veren Yenigün Gazetesi’’ni sorgulayacak değilim. Zaten sorun da Yenigün ile ilgili olamayacak kadar büyük ve de derin’… Sorunun kökeninde gazetecilik mesleğinin acımasız gerçekleri var aslında. Ve bugün biraz bu gerçeklere doğru seyahat edeceğiz. Gazetecinin de gazeteciliğin de an be an itibar kaybettiği zor bir dönemden geçiyoruz.
Ne yazık ki gazeteci, herkesin hakkını savunan ama söz konusu kendisi olduğunda yalnız ve çaresiz adeta zavallı durumuna düşen fikir işçisi bugün’…
Görev yaptığı dönemde herkesin selam vermek için kuyruğa girdiği, telefonları susmayan, en leziz sofralara davet edilen, yüzlerce dost, binlerce arkadaşı (!) olan ama işinden olduğu/edildiği dakikadan itibaren sudan çıkmış balık kadar zorda kalan, yalnızlaşan meslek gurubunun temsilcisidir gazeteci.
Hoca Nasrettin misali’… Kürk yoksa yemek de yok, selam da, itibar da.
Yakın bir geçmişte bazı yönleriyle benzer süreç yaşamış bir gazeteci olarak Emre’’yi çok iyi anlıyorum.
Birlikte çalıştığımız dönemde Emre’’yi yakından tanıma fırsatım da oldu. Kaydettiği gelişme süreci onu İzmir’’in en yetenekli ve de kendine has bir tarzı olan foto muhabiri yaptı ama duygusal bir adam olmaktan kurtaramadı.
Uluslar arası ajanslardan, Türkiye’’nin sayılı medya kuruluşlarına kadar pek çok noktadan fotoğraflarına ilgi gösteriliyor, pek çok basın kuruluşunun transfer listesinde yer alıyordu. Onun yeni fark ettiği ’‘Yalnızlık’’ gerçeği o gün de ortadaydı. Ama o bu gerçeği fark edemeyecek kadar yoğun, sözde dostları arasında mutlu-mesuttu. Yani henüz sudan çıkmamış, ’‘itibar’’ gören kürkünü de üzerinden çıkarmamıştı.
***
Kadim okuyucularım bilir. Yenigün’’den ayrıldığımda ’‘Sarı Öküz’’ başlıklı bir yazı yazmıştım. O günlerde bana kapısını, gönlünü açan Hüseyin Erciyas’’ın www.kentyasam.com isimli sitesinde’… Ne kadar isabetli bir yazı olduğunu bugün sadece ben değil, o yazı nedeniyle beni eleştirenler bile gördü, anladı.
Bu olay ne benimle başladı ne de Emre ile bitecek. Ben siyasi nedenlerle yollarımı ayırmak zorunda kaldım, Emre ise ekonomik nedenlerle işinden oldu. Ama yaşadığımız duygusal süreç bire bir örtüşüyordu.
Baştan da söylediğim gibi mesele kurumsal temelde değil. Pek çok kurumda onlarca, yüzlerce meslektaşımız siyasi ya da ekonomik nedenlerle işinden oluyor, ediliyor.
Ekonomik nedenlerle küçülme politikasını anlarım. Hatta siyasi nedenlerle bile çıkarılmaya saygı duyarım. Doğru bulmasam da’…
Sürünün selameti ya da otlaktan daha çok yemek için aslanların istediği ’‘Sarı öküz’’ kurban verilir. Ama doymak bilmeyen aslan sürüsü gün aşırı başka bir öküzü indirir mideye. Sıra son öküze geldiğinde anlaşılır sürünün selameti için ilk feda edilen sarı öküzün bedeli.
Peki, gelinen noktadan kim sorumlu?
Belki de hepimiz’… Başta dev medya tröstlerinin tepesinde oturanlar olmak üzere’…
Hatırlıyorum da Milliyet Gazetesi’’nden emekli amcamla 1997’’de ciddi bir tartışmaya yaşamıştık. O, gazeteciliğin 1990’’lı yılların başında öldüğünü, tarih öğretmenliğinden ayrılıp gazetecilik eğitimi almamın ’‘delilik’’ olduğunu savunuyordu.
Haklı olduğunu gördüğümde iş işten geçmiş, meslek virüsü bünyeye çoktan girmişti.
***
Hani içi seni, dışı beni yakar derler ya’… Bizim meslek aynen öyledir. Dışarından sihirli bir dünya’… İçeride bin bir türlü keşkemeş. Yüzüne gülüp arkadan konuşan mı ararsın, mesleki kıskançlığını linç kampanyasına dönüştüren mi?
Reklam karşılığı onurunu, kalemini, muhabirini, yazarını üç kuruşa satan mı ararsın yoksa
AKP’’li yatıp, CHP’’li uyanan, Aziz Nesin’’in siyasetçi için gösterdiği ’‘Zübük’’ sıfatını en az onlar kadar hak edip, taşıyan mı?
Ne yazık ki bunlar bizlerin yüzleşmesi gereken gerçekler’…
Aydın Doğan’’a verilen ’‘astronomik’’ vergi cezasını hiçbir zaman doğru bulmadım. Karar tamamen siyasi ve de yanlıştır.
Türkiye’’de gazeteci patron geleneğinin son örneği Dinç Bilgin’’in yaşadığı duruma da kendi payıma üzülürüm.
Ama biliyorum ki bu ikisidir gazetecilerin sendikal örgütlenme haklarını masa başında gasp eden. Gazeteciyi köle gibi çalıştırıp, kendini bile savunamayan bir zavallıya dönüştüren.
Bir yanım üzülürken bir yanım da ’‘ilahi adalet’’ der çoğu zaman. Ve de aklıma ’‘dinsizin hakkından imansız gelir’’ diyen atasözü gelir. Ya da ’‘eden bulur’’ gerçeği.
Yine Aydın Doğan değil midir hükümetin sürüden kopardığı ilk Sarı Öküz’’ü (Uzan)’’ı kendi elleriyle teslim edip, operasyona çanak tutan, Dinç Bilgin gibi onlarca patronu yok etmek için en az hükümetler kadar çaba sarf eden?
Geniş otlakların sadece kendisine kalacağını sanmış ama aslanların bir gün kendisini almak için geleceğini unutmuştur.
Ve de iş işten geçmiştir.
Muhabirinden, genel yayın müdürüne, patronuna kadar meslek grubunda hizmet veren herkesin ’“Düşenin dostu olmaz’” gerçeğini unutmamasını ve de Hoca Nasrettin’’in ’‘Ye kürküm ye’’ fıkrasını anlayarak okumasını tavsiye ediyorum.
Bizim kürkümüz itibarı gün geçtikçe sorgulansa da mesleğimizdir. Kürkün yoksa değil sofraya davet edilmek, selam verecek kimsen kalmaz.
O, nedenle bu kürkü korumak, sarı öküz vakıaları karşısında tek yumruk olup aslan sürüsünü püskürtmek zorundayız.
Yoksa tek tek sarı öküzün kaderini yaşamamız kaçınılmaz’…