Sana bir mektup yazmıştım.
21 Ocak'ta tutuklandığın gündü. Doğum günündü.
'Dünyanın en genç tutuklu gazetecisi' unvanını aldığın gündü.
Ertesi gün bazı internet sitelerinde yayınlanmıştı sana hitaben yazdığım açık mektup.
Belki eline geçti, belki de geçmedi.
Olsun. Ben yazıp şişeye koymuş ve okyanusa bırakmıştım mektubu.
Şöyleydi o mektup:
*
'Sevgili Sami.
Meslektaşım.
Kardeşim.
Dün 21 Ocak'tı. Senin doğum gününmüş.
Dostlarının, arkadaşlarının, yoldaşlarının yanında bir pastanın üstündeki mumları üfleyip seni sevenlerin iyi dileklerini işitebileceğin bir gün.
Ama sen dün bir doğum günü kutlaması yerine, Çağlayan Adliyesi'nde ifade veriyordun.
Bu satırları yazdığım sırada, kim bilir belki de savcının hangi sorularına muhatap oldun, garipsediğin, şaşkınlıklar içinde kaldığın, tuhaf sorulara ne yanıt vereceğini düşündün.
Az önce de tutuklandığın haberin geldi.
Neydi seni durup dururken savcının karşısına çıkaran peki?
Bir sabah, beklenmedik bir anda gözaltına aldıran neydi seni?
Astım rahatsızlığından mustarip olduğun halde ilaçlarını vermeyen polis, o polisin dayandığı güç neydi?
Evinin aranması sırasında avukatının nezaret etmesine izin vermeyen polise o cesareti veren neydi?
Cumadan pazartesiye uzanan koca bir hafta sonunu gözaltında geçirmene yol açan o kahredici sebep neydi Sami?
Ve bu sabah tutuklatan seni neydi?
Neydi yeni yaşının ilk gününü cezaevinde geçirmene neden olan, neydi Sami?
Neden nedenneden?
Çünkü…
Gazetecisin sen.
Merak edensin. Soransın. Sorgulayansın. Gerçeğin ortaya çıkması için canını dişine takansın.
Hiçbir şey karanlıkta kalmasın diyensin.
Haksızlığa gelemeyensin.
Yani… Gazetecisin.
HrantDink'in avukatı olarak duruşmalara girdiği sırada üçlü priz kablosuyla doğalgaz borusuna asılı bulunan Avukat Hakan Karadağ'ın şüpheli ölümünün üstündeki sır perdesini aralamak üzereydin belki de.
Bunu araştırıyordun.
Haberi,HrantDink'in ölüm yıldönümüne yetiştirecek, çok önemli bir düğümü çözecektin.
İzin vermediler Sami.
Gazetecilik yapmana izin vermediler.
Rahatsız oldular.
Ellerinde ne güç varsa; polis, kelepçe, gözaltı, gözdağı, nezarethane, arama izni, sorgu, ifade, savcılık… Hepsini seferber ettiler ve izin vermediler senin gazetecilik yapmana.
Senden öncekilere olduğu gibi… Balbay'ı, Özkan'ı, Yalçın'ı nasıl yıllardır tuttularsa cezaevinde… Yalçın Küçük'ü, Barış Terkoğlu'nu, Barış Pehlivan'ı, Coşkun Musluk'u nasıl sindirmek istedilerse…
Demek ki sıra sendeymiş Sami.
Hrant'ın gerçek katillerinin açığa çıkmasını istemeyenlerdir, seni gözaltına alıp akıllarınca gözdağı verebileceklerini sananlar.
Ellerindeki güçle, yasamayla, yürütmeyle, yargıyla her şeyi abluka altına alabileceklerini sanıyorlar Sami.
Tamam, biliyoruz, yalanlar ikna edicidir belki. Ama şunu da biliyoruz ki, gerçekler daha da ikna edicidir.
Sen ve arkadaşların hep gerçeğin, yalnızca gerçeğin peşinde oldunuz.
Gerçeği aradınız.
Gerçeğe talip oldunuz.
Yalanları yerle yeksan etmek için, elinizden geleni ardınıza koymadınız.
Gözaltı, arama, ifade, savcılık, mahkeme, iddianame, kelepçe ne ki size…
Sevgili Sami, kardeşim, meslektaşım…
Hani hep dedik ya Hrant'ın ölüm yıldönümünde 'Faşizme inat kardeşimsin Hrant' diye.
Senin doğum gününde de 'Faşizme karşı kardeşimsin Sami' diyorum.
Yeni yaşını kutluyorum.
Yaşanmaya değer bir ömür sürmeni diliyorum.'
*
O mektuptan sonra dokuz ay geçti.
'Demir kapı, kör pencere' diyor ya şair.
Öyle öyle geçti işte tam dokuz ay.
Sen mi tutsaktın içerde, yoksa biz mi esir dışarda, bilemediğimiz dokuz koca ay.
Pek farkımız yok gibiydi aslında.
Sen içerde yazamıyordun, biz dışarda yazamıyorduk!
Sen çıktın.
Gazeteciliği bir mücadele alanı olarak gördüğünü söylemişsin.
Bin kez basarım imzamı altına.
Senin çıktığın günlerde, kendini 'gazeteci' olarak tanımlayan birisi, cami çıkışında Başbakan'a şirinlikler yapıp bayram harçlığı istemiş.
Başbakan da çıkarıp vermiş mamasını!
'Al gülüm ver gülüm' hesabı!
Sen geldin aklıma hemen.
Dokuz ay zindanda Sami: Gazeteci.
Başbakan'ın önünde şirinlik muskası gibi taklalar atan birisi: O da 'gazeteciyim' diyor.
*
Midem bulanıyor, yüreğim kanıyor Sami.
Akla karanın, doğruyla yanlışın, iyiyle kötünün, güzelle çirkinin bu kadar karman çorman olduğu, at izinin it izine karıştığı bu 'postmodern' çağda, senin o mahpus ranzasında çürümüş omzuna yaslanıp ağlamak istiyorum Sami.