Aralık 1979'da bir grup Kanadalı gelerek ülkemizde nükleer santral kurmak istediklerini söylediler. O sıralarda devlet planlama teşkilatında Teşvik Uygulama Başkanıyım. Ülkedeki bütün yatırımların müsaadesi bu dairede geçiyordu. Ertesi gün, rahmetli Özal (o sırada DPT Müsteşar vekili, başbakanlık müsteşarı) ile buluşuyor ve konun bizim için cazip olduğu kanaatine varıyoruz. Ana yakıt sarı pasta ülkemizde üretilebilecek olması yani dışarıya bağımlı olmamız cazibenin temeliydi. Üç ay boyunca bu Kanadalı grupla zaman zaman bir araya gelerek projeyi konuşup, detay çalışmalarının yapılmasının programa bağlıyorduk.
Bu sıralarda, Pakistan nükleer silah imalatını gizlice yürütüyor, prototip çalışmalarında gerekli bazı aksam ve parçaları Türkiye'de yerleşik bir firma üzerinden tedarik etmekte olduğunu Amerika'dan gelen bir CIA yetkilisi benden, bu firmanın faaliyetlerinin sonlandırılması ve halen transit ticarette bulunan invertörlere el konulmasını istedi.O şirkete döviz tahsisini durdurduk ve ithalat müsaadesini iptal ettik. Bu olaydan sonra, Kanadalı nükleer santral teklifi getiren CANDU firması yetkilileri ortadan kayboldu. Ben iki üç defa irtibat kurmaya çalıştıysam da yeni bir toplantı ortamı sağlayamadık. Aradan üç yıl geçtikten sonra yine CANDU firması farklı temsilcilerle tekrar geldi.Tekrar konuştuk, üç ay sonra bu grup tekrar kayboldu. Bu iki ortadan kaybolma bizim Kanadalı firmaya olan güvenimizi kaybettirdi. Bu defa ABD, Fransa kaynaklı firmalarla irtibat kurark ülkemizde nükleer enerjiden yararlanmak istedik ama sonuç alamadık. Sonuç alamamanın müsebbi büyük çapta Türkiye'nin tutumuydu.
30 yılı aşkın bir süre içinde CANDU ile defalarca konuşuldu sonuç çıkmayınca sonunda Rusya ile bir işbirliği yaparak bir nükleer santral kurma aşamasına geldik. Bu noktada tahlissiz bir olay yaşandı. Japonya'daki deprem sonrası Fukişima nükleer santralinde olan sızıntı ve önemli bir potansiyel tehlikenin doğmuş olması bizim kamu oyumuzda nükleer santraller ile ilgili tereddütlerin doğmasına yol açtı.
Her modern imkan kullanımının değişik oranlarda insanoğlunun hayatıyla ilgili risk doğurduğu bir gerçektir. Televizyon seyrederken, bilgisayar karşısında çalışırken, solaryumda bronzlaşmaya çalışırken, hastanede röntgen çekilirken farklı dozajlarda radyasyon alırız. Önemli olan bu alınan dozların toplamının hayati tehlike sınırına ulaşmamasıdır.
Ülkemiz deprem kuşağında olduğu için bir nükleer santralin tasarımında statik ve dinamik emniyet kat sayıları normalden daha yüksek alınacaktır. Tabii bu katsayıların dışında da bir tabii afet olabilir. Böyle bir küçük ihtimale karşılık nükleer santralden vazgeçmek fevkalade yanlış olur. Ülkemizin ne fosil yakıtları ne de su kaynakları ve diğer enerji kaynakları toplamı, bizim ileride ihtiyacımız olan enerjiyi sağlayamamaktadır. Mevcut uranyum yataklarını işletilerek enerji üretme akılcı bir yoldur. Böyle bir teknolojiden 60 yıldır uzakta kalmanın ana sebebinin batılıların böyle bir enerji santrali sonrası nükleer enerjiyi silah sanayinde kullanma ihtimalimiz karşısında bize güven duymamalarıdır.