Özgür Özel’in tepkisi sonrası öğrendim, Mine Kırıkkanat’ın, Kemal Kılıçdaroğlu’nu eleştirirken, “kılıç artığı” tarifini kullandığını. İğrenç bir üslup ama maalesef bu topraklarda, terk edilmemiş bir dil bu.

Kişileri kimliklerinden dolayı aşağılamak, bu nedenle hakaret etmek bir eleştiri değil, nefret sözlemidir.

Daha önce hatırlayınız, Devlet Bahçeli de, aynı şekilde, Abdülkadir Selvi için bu ifadeyi kullanmıştı. “Kılıç artığı”. Selvi için kimliğine atfen kullanılan başka bir sıfat daha vardı, “Düşkün Abdülkadir”. Mesela bu nefret içermiyor. Çünkü kimliği aşağılamadan, kimlikle ilişkili olarak yapılan bir eleştiri.

Hem Kılıçdaroğlu hem Selvi için kastedilen bu tanım, Dersim İsyanı sırasında devletin bu isyanı bastırma yolu olarak, belli ölçüde sivilleri de kapsayan katliamdan kurtulanları ifade eder. Bu isyan sonucu uygulanan katliamda, silahlı aşiretler dışında çok sayıda sivilin öldüğü ve sürüldüğünü de hatırlayalım. Anadolu’nun pek çok yerinde “Dersim Sürgünleri” bulunmaktadır.

Bu Katliam, hem belli bir kimlikten nefret için hem de kimlikçilik için yaygın olarak kullanılan ve diri tutulmaya çalışılan bir tarihsel olaydır. Tabi ki unutulmamalı ama bu şekilde tarif edilerek de gündeme getirilmemelidir.

Abdülkadir Selvi’yi ne görüşleri bakımından ne de tutumu bakımından hiç sevmem. Ama bu görüşlere sahip olması ve karaketerini mezhebine bağlamam. Bu ayrımcılık olur.

Kılıçdaroğlu’na defalarca oy verdim, zaman zaman konuştum, yazıştım. Bazı toplantılarda birlikte olduk, karşılıklı konuştuk. Karşılıklı sempati belirttik birbirimize. Ama bütün bunların kimliği ile alakası yoktu. Siyasetçi olarak kimliği ile değil, kişiliği ve yapıp ettikleri önemliydi benim için.

Nitekim bu toplumun yüzde 48’i de ona kimliği nedeniyle oy vermedi. Kimliği nedeniyle oy vermeyenler ise, istatistiki olarak hiçbir anlam ifade etmeyecek kadar azdır. Yüzbinler ve belki de milyonu aşan yurttaş onunla, Ankara’dan İstanbul’a kimliğinden dolayı değil, Adalet aradığı için yürüdü.

Doğu Perinçek bile Kılıçdaroğlu’nu eleştirirken, kimliğine dayanarak değil, onun ABD ajanı olduğu iddiası ile eleştirmişti.

Son dönemlerde Saray’ın iktidarını korumak adına yaptığı hamleler ve medet umduğu “Mutlak Butlan” davasına karşı tutumu nedeniyle ben de, “Sarayın Umudu Kılıçdaroğlu” başlıklı bir yazı yazmıştım.

Kılıçdaroğlu, Kurultay’daki tutumu, istifa etmemesi ve halen Erdoğan’dan medet ummasıyla her türlü eleştiriyi hak ediyor tabi ki. Ama bunlar bir kimlik eleştirisi değil, tutum eleştirisi. Nitekim çok sayıda Alevi siyasetçi ve ileri geleni de aynı gerekçeler ile Kılıçdaroğlu’nu eleştirmektedir.

Bu dil, kötü bir dil. Ama maalesef bu topraklarda yüzyıllardır yer etmiştir. Erdoğan da bir ara kendini savunurken, “bana da zaman zaman, afedersiniz Ermeni diyenler bile olmuştu” ifadesini kullanmıştı. Ermeni sözünü, ayıp bir şey olarak anmıştı.

Şimdi Mine Kırıkkanat, bu tanımı kullanarak, Kılıçdaroğlu eleştirilerine destek vermeyip tam tersi bir etki yaptı. Zaten etnik ve mezhep kimliği üzerinden hareketli olan fay hatlarını biraz daha harekete geçirdi. Mezhepçilik örgütlenmesi zaten siyasette ciddi bir sorun olarak dururken, bu türden çıkışlar bu çizgileri daha belirgin hale getirmeye yarıyor.

Kılıçdaroğlu etrafında bulunan profesyonel bir siyasetçi ve gazeteci grubu için bu bulunmaz bir malzemeye dönüştü bu çıkış. Kılıçdaroğlu’nun eleştiriyi hak eden tutumu yerine, bu dilin dışlayıcı vurgusu öne çıktı.

Ben Mine Kırıkkanat’ı da haksız buluyorum, Yılmaz Büyükerşen hocamızın ifadesi ile hırsı, memleket çıkarının önüne geçmesi, nedeniyle Kılıçdaroğlu’nun siyasi hamlelerini de.