Şu son evrilmeyle işin nereye varacağını kestirmek kolay değil. Bir terör örgütü olan PKK'nın, silah bırakıp dağdan ineceğini, şehirlerde de artık hiçbir eylem yapmadan 'sürece katkıda bulunacağı'nı ummak gerçekten zor. Çünkü, terör örgütü, silahlı eylemlerini acımasızca sürdürmesinin karşılığını almıştır. Ülkeyi yönetenlerin aczi sayesinde, terörün sonuç alıcı bir yöntem olduğunu kanıtlamıştır. Terör örgütü, Kürt halkının yerine kendisini koydurmayı başarmıştır. Parlamentodaki BDP'nin işbirliği, açık desteği ile siyaseten de yol haritasını belirler duruma gelmiştir. Kenya'larda bulup paket halinde uçağa atıp getirdiğimiz, 'terörist başı yakalandı' diye sevinçten bayram ettiğimiz o günlerden bugünlere gelineceğini kim hesap edebilirdi ki, bundan sonrasını kestirebilelim.

Bunca yıldır asmalardan, kesmelerden söz eden, arada bir gözdağı vererek Apo'nun kellesinin, istenirse alınabileceğini sanan ya da o sanıyı millete veren yavan siyasetçilerin nasıl iki yüzlü oldukları ve böyle hayati bir konuyu dahi nasıl kendi siyasi amaçları için kullandıkları artık ortadadır.

Bugün Apo sanki yok! Dün 'terörist başı' denilen o değil, 'bebek katili' denilen o değil! Varsa yoksa 'İmralı'! Bu örgüt lideri, şimdi bir mahkûmdan çok bir 'makam'! Makam olarak adı:'İmralı.' Kürt Halkı, 'İmralı' makamı tarafından temsil ediliyor ve görüşmeler Kürt halkı adına onunla yapılıyor. Üstelik de, yapılan görüşmelerde ne diyecek diye ağzına bakılıyor.

PKK ve Kürt miliyetçiliği üzerinden siyaset yapanlar amaçlarına ulaşmışlardır. TeCe dedikleri Türkiye Cumhuriyeti devletini, barış, kardeşlik, kanın durması, anaların artık ağlamaması, iki halkın bir arada huzur içinde yaşaması gibi yüreklere su serpen, iyi dileklerin aldatıcı avuntusuyla akla değil gönüllere, duygulara seslenen yoğun bir propaganda bombardımanıyla oluşturulan yeni bir 'süreç' başlamıştır.

Doğu ve Güneydoğu başta olmak üzere, yurttaki silahlı çatışmaların, komploların, tuzakların bitmez tükenmez kayıplarla devam etmesi; azalmak yerine usanç verici bir biçimde çoğalarak sürmesi ve memleketin dört bir yanında yüreklerin yanıp durması sonucunda, bu süreç, halkın önemli bir kesiminden destek görmektedir. Çünkü halk acılarla terbiye ola ola gelmiş; refleksini, düşünme ve değerlendirme yetilerini 12 Mart ve 12 Eylül rendelerinden geçerek çoktan yitirmiştir. Altta yatan neden ise asla unutulmamalıdır: Çünkü gelinen noktada, Türkiye Cumhuriyeti devletini yönetenlerin, bu ülkenin ana sorununu zamanında, daha küçük bir hareket iken çözmekteki savsaklamalarıdır, aymazlıklarıdır. Halka yalan söyleye söyleye bugüne gelmişlerdir. AKP, belki son adımları atarak çok büyük bir sorumluluk altına girmektedir ama, PKK kurulduğundan beri yüzeysel ve idare-i maslahatçı politikalar izleyen tüm hükümetler, etkili ve yetkili makamlar, bugün varılan noktanın ortak sorumlularıdır. Kimse kenara çekilip masum rolü yapmamalıdır, yapsa da bu yutulmamalıdır.

Vaktiyle Uğur Mumcu'nun işaret ettiği gibi, bir türlü kabul ve hazmedemedikleri Lozan'ı bir biçimde böyle yırttıklarını da bugün artık görmemiz gerekiyor. Çok başkanlı gösterilen ama tek elden ve uzaktan kumandalı olarak yürütülen Büyük Ortadoğu Projesi'yle (BOP) ve türlü manevralarla Türkiye'yi önlerinde diz çöker hale getirmişlerdir dersek, bu karamsarlık değil, gerçekçilik olur. Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda, 30 Ekim 1918'de Limni adasındaki Mondros Limanında demirli Agamemnon zırhlısında imza altına alınan Mondros Mütarekesi, nasıl bir son değilse ve asıl sonun başlangıcıysa, nasıl Sevr'i ve sonuçlarını getirdiyse; bugün İmralı pazarlıklarıyla varılacak bağlaşıklık, başka sonların başlangıcı olacaktır.

Sevr'den Lozan'a giden yol, Kurtuluş Savaşı'yla belirlenmiş ve Ulusal Kurtuluş Savaşı'ndan Türkiye Cumhuriyeti adlı, kimseye boyun eğmeyen, tam bağımsızlığı şiar edinmiş bir delikanlı duruşa erişilmiştir. Dönüp dolaşıp, bugün oradan bu noktaya gelinmiş olması, 75 yıllık aymazlıklarla dolu bir sürecin ve zafiyetin hazin sonucudur. Aslına bakarsanız, bu, Mondros Mütarekesi'yle başlayan büyük hesaplaşmanın vardığı yeni bir noktadır. O gün Mondros'ta dayatılan, bugün başka bir biçimde ve çapta İmralı'da dayatılmaktadır.

Şunu söylemek kehanet olmayacaktır: Muhatap alınan terör örgütü, bugün silahla neler kazandığını gördüğü için, başı sıkıştığı her yeni durumda ve dönemde, aba altından sopa, palto altından namlu göstermeye devam edecektir. Bir süre sonra kesin amaçları doğrultusunda da bu yol ve yöntemi uygulayacaklarından kimsenin kuşkusu olmasın.

Çünkü dünyanın üstüne çökmüş olanların 'büyük el'i, Ortadoğu'daki sömürü ağını sağlamlaştırmak istiyor. Kendisine kukla devletler yaratmak için neler yaptığını, Kuzey Afrika'dan Afganistan'a, Uzak Asya'ya kadar uzanan bir coğrafyada milyonlarca insanın ölümüne, bir o kadarının evini, yurdunu terk etmesine ve perişan olmasına neden olan çatışmaları nasıl yarattığına görmemek, ancak aptallıkla açıklanabilir.

Dünün Mondros'unda ve Sevr'inde, 1. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan Osmanlı'nın askerleri ve diplomatları vardı. Peki, şimdi, terör mahkûmu Apo'ya İmralı diye bir makam atfederek karşısına oturanlar kimlerdir? Yenik bir ordu mudur, siyaseten teslimiyeti seçmiş bir kadro mudur? Daha geniş bir soru da sorabiliriz: Otuz yıla yakın süren bu savaşın gerçekten galibi ve mağlubu yoktur da, biz PKK'ya otuz binin üzerindeki can kaybından, onca şehitten, onca masum insanın yere düşmüş kanından sonra büyüklük edip, 'arkadaş, seni affediyoruz, gel edebinle bizimle yaşa' mı diyoruz? Muhatap aldığımız bir terör örgütü değil miydi yoksa? Aldandık mı? Bugüne dek yaşanan onca acı olay neden yaşandı peki?

Barış, kanın durması, anaların ağlamaması… Hepsine evet! Peki, anası ağlayanların toprak altından duyamadığımız sesleri, ağlayan anaların hıçkırıkları ne olacak? Savaş sürmesin ama sivil, asker, binlerce insanı katletmiş bir örgüte, makam atfederek, adeta resmi bir kimlik verip onu yetkili kılarak görüşmek, devlet geleneğiyle ve onuruyla bağdaşır mı?
T.C. , bugün gelinen noktada, onurlu, saygın yerini koruyamayan bir devlet konumuna düşmüş olmuyor mu? İsteyenin, istediği çizgiyi (Apo'nun yol haritası da…) çizebildiği sıradan, herkesin kullanabildiği bir TeCe(tveli) midir T.C.?
Türkiye adım adım buraya getirilmiştir. Mustafa Kemal ve bağımsızlık düşüncesini kafalardan silmek ilk ataklarıydı. Sonra orduyu dağıttılar. Halkı cicili bicili birtakım şeylerle oyalayıp çocuk gibi avutarak, öbür yanda bütün mal varlığını elinden aldılar. Devletin bütün birimleri ve yapı taşları kökünden sarsıldı. Büyük bir yıkım yaşandı. Sonunda ülke, ordusuz bırakılarak bölünmeye, parçalar haline getirilerek yutulmaya çalışılmaktadır. Varılan nokta budur.
Bir tek çocuğumuzun, bir tek yurttaşımızın kanının akmasını istemeyiz. Barış, dostluk, kardeşlik bizim yalnızca yurdumuz için değil, bütün dünya için istediğimiz şeydir. Ancak bugünkü gidişin sonu, Türkiye'nin bölünüp parçalanması ve bugüne kadar gerçekten kardeşçe yaşamış iki halkın başlayan bu sürecin devamında yollarını büsbütün ayırmasıdır.
Terör başarıya ulaşmış ve İmralı'yı makam mertebesine yükseltmiş ve onu Türkiye Cumhuriyeti'ne muhatap kılmayı başarmıştır.

Mısırlı ünlü yazar Nacip Mahfuz Cebelavi Sokağı'nın Çocukları adlı romanının bir yerinde şöyle diyor:'Hepimiz güvende olmak istiyoruz tabii, ama ne pahasına olursa olsun güvende olmayı istemek kadar güvenliği tehdit eden başka hiçbir şey yoktur.'
Anlatmak istediğim tam da budur!
LAF TORBASI
---------------------
Biz Onların Değerini Biliriz
Süleyman Demirel, doktoru Osman Mütfüoğlu'na bir gün bin yıllar öncesi yapılan heykellerin başlarındaki taçları hep zeytin, üzüm, nar gibi değerli kültür ürünü meyvelerin süslediğini anlatmış. Hiçbirinde salatalık, kabak gibi sebzelere yer verilmediğine dikkat çekmiş.
Bilgece bir eda… Geniş görüşlülüğe canım feda!
Ama zaman neler gösteriyor: Bir de bakıyoruz, iki üç bin yıl önce o heykellerde taca, başa süs olamayan hıyarlarla kabaklar, günümüzde başın ta kendisi olmuş!
Sansüre Devam
9. Sınıf (Lise 1) Türk Edebiyatı ders kitabında, Cahit Külebi'nin ünlü şiiri Hikaye sansürlenmiş. Şu dört dizenin yerine (…) işareti konulmuş:
'Benim doğduğum köylerde / Şimal rüzgarları eserdi , /Hep bu yüzden dudaklarım çatlaktır / Öp biraz!'
Öptüm seni sansürcü!
Şey, bir de yazar dostum Ahmet Önel hatırlatıyor: 'Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin!' dizesi de 'Sen Türkiye kadar karanlık ve meçhulsün!'olsun!
İzmir Pastası
Cemal Tükel'in 27 Şubat 2013 tarihli Hürriyet Ege'deki yazısının başlığı:'İzmir Pastası'nın tadına doyum olmuyor.'
Canım belli,belli; bakan amcalar da İstanbul'un pastaseverlerini İzmir'e durduk yerde niye çağırsınlar ki?..
Taş ve Ocak
Türkiye'de 11 yılda 85 bin taşocağı ruhsatı verilmiş.
Yetmez… En az bir o kadar daha verilmeli.
Müslümanız ve şeytan taşlayacağız ya; çok taş gerek.
Ortalığı şeytanlar sardı da…

Merkel'in İpi
Angela Merkel geldi gitti ya; mübarek, bizimkilerden de mübarek imiş ki, önüne, çevresine ipler gerilerek korundu.
Bizim korumalar Alman meslektaşlarından ipin kaldırılmasını filan istediler ama nafile…
Alman inadı tutmuş bir kere: İpi gerecek ve kimse Merkel'e sarkamayacak.
Şimdi tam da bir Türk gibi konuşalım: 'Canım adamlar biliyor bizde ne ipsiz sapsız adamlar olduğunu, ipini koparanın Merkel'in üstüne 'Angela Teyze hoş geldin,' diye atlayabileceğini, başka bir sürü ipe sapa gelmez şeyle karşılanabileceğini… Ondandır.'