Türkiye'nin uluslararası alanda siyasal bağımsızlığının onaylandığı Lozan Antlaşması'nın üzerinden 89 yıl, Boğazlar üzerinde egemenliğimizin tesis edildiği Montrö Boğazlar Sözleşmesinin üzerinden ise 76 yıl geçmiş durumda! Bilindiği gibi Lozan, 'istiklal-i tam' yani tam bağımsızlık hedefiyle; emperyalistler tarafından yutulmak istenen bir ulusun yeniden var oluşunun simgesi, çağdaş Türkiye'nin tapusudur. Sevr'i yırtıp atan ve tarihin derinliklerine gönderen bir iradenin; Kuva-yı Milliye ve Müdafaa-yı Hukuk ruhuyla bir imparatorluğun enkazından yeniden yarattığı çağdaş Türkiye'nin miladıdır. I.Dünya Savaşı sonunda imzalanan barış antlaşmaları arasında bugün yürürlükte olan tek antlaşma olan Lozan ile İzmir arasında Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş öyküsü açısından sarsılmaz bağlar olduğunu söylemek herhalde bir abartı olmasa gerek…
Zira İzmir; 'Türk'ün Ateşle İmtihanı'nın başladığı ve bittiği yerdir. 15 mayıs 1919'da İzmir'in işgali ile başlayan Kurtuluş Savaşı, 9 Eylül 1922'de emperyalist orduların İzmir'de denize dökülmesiyle sonuçlanmıştı. İzmir'in işgali, Anadolu'daki ulusal şahlanışın timsali olmuş ve Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki Türk ulusu, Misak-ı Milli sınırları içinde tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmanın nihai hedefini bütün Anadolu'yu ve İzmir'i işgalden kurtarmak olarak belirlemişti. Bu nedenle çağdaş Türkiye'nin kuruluş öyküsü içinde İzmir, ayrı bir yere ve öneme sahiptir. Nitekim İzmir'in taşıdığı bu tarihsel önemi çok yakından bilen Mustafa Kemal Paşa ve Kurtuluş Savaşı önderleri, Türkiye Cumhuriyeti'ni inşa ederken İzmir'e Cumhuriyetin misyon kenti gözüyle bakmışlardır. Bu anlamda Türkiye'de hep ilklerin kenti olan İzmir, daha Cumhuriyet ilan edilmeden 17 Şubat 1923'te İzmir İktisat Kongresi'ne ev sahipliği yaparak modern Türkiye Cumhuriyeti'nin öncü kenti olacağının ilk işaretlerini vermişti.
İzmir; taşıdığı bu tarihsel misyona uygun olarak, Türkiye'nin bağımsızlığının Dünya devletleri tarafından onaylanacağı uluslar arası antlaşmaya da ev sahipliği yapma konusunda öncü bir rol oynamıştır. İzmir; Lozan'a gidilen süreçte; antlaşmaya TBMM adına ev sahipliği yapma konusunda TBMM Hükümeti'nin emperyalist devletlere önerdiği kent olma onurunu da künyesinde taşımaktadır.Neden İstanbul ya da Ankara değil de İzmir? Bilindiği gibi İstanbul; o tarihlerde payitaht kalıntılarının varlığını sürdürmeye devam ettiği ve özellikle İstanbul basınının Cumhuriyet devrimlerine karşı mesafeli bir tutum içinde olduğu bir kentti . Ankara ise İç Anadolu bozkırında yeni bir başkent olmanın sancılarını taşıyordu. Hiç kuşkusuz bu önerinin İzmir üzerinde somutlaşması İzmir'in Kurtuluş Savaşı sürecinde taşıdığı tarihsel misyonla doğru orantılıydı.
İşte bu gelişmeler doğrultusunda İtilaf Devletleri 13 Kasım 1922'de TBMM Hükümeti'ni İsviçre'nin Lozan kentindeki konferansa davet etmişler fakat Türkiye o günkü teknik koşullara göre Lozan ile Türkiye arasındaki haberleşme ve iletişim zorluklarını gündeme getirerek konferansın İzmir'de yapılmasını teklif etmişti. Fakat bu öneri İtilaf Devletleri tarafından kabul edilmeyince, taraflar arasında konferansın tarafsız bir ülkede yapılması düşüncesi üzerinde mutabakat sağlanmıştır.
Uzun tartışmalardan sonra Lozan görüşmeleri 24 Temmuz 1923 tarihinde sonuçlanarak imzalanmıştı. İsmet Paşa önderliğinde Lozan'a giden Türk delegasyonunun cebinde tam bağımsızlığı öngören misak-ı milli programı vardı. Emperyalist devletler bu programı kabul etmek istememişler, hatta konferans bir ara kesintiye dahi uğramıştı. Bütün zor koşullara rağmen antlaşma imzalanabilmiş, Türkiye; Sevr karanlığından Lozan'ın aydınlığında uygar dünyada bağımsız bir devlet olarak varlığını uluslararası alanda tescil ettirmeyi başarabilmişti.
İzmir ve İzmirliler modern Türkiye'nin kuruluş öyküsünün en önemli kilometre taşlarından birisi olan Lozan'ı içinde yaşadıkları kentin tarihsel misyonuna uygun olarak yaşatabilmek amacıyla; 1922 büyük yangını sonrasında yeniden imar ettikleri kentlerinin en önemli meydanlarından birisine Lozan adını vererek ölümsüzleştirmek istemişlerdir. . Nitekim bu gelişmeler ışığında Dr.Behçet Uz'un İzmir Belediye Başkanlığı döneminde 15 Şubat 1937 Pazartesi günü toplanan İzmir Belediye Meclisi Vasıf Çınar ve Voroşilof Bulvarları'nın son bulduğu ve Kültürpark'ın (Fuar) en büyük girişinin önüne gelen alana Lozan Meydan'ı adını vermişlerdir. Aynı gün alınan bir başka kararla Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü Aras ve Refik Saydam Bulvarları'nın son bulduğu alana da Montrö Meydanı adı verilmiştir. Bilindiği gibi Montrö Boğazlar Sözleşmesi 1936 yılında imzalanmış ve bu sözleşmeyle Çanakkale ve İstanbul Boğazları'ndaki egemenlik hakkı tamamıyla Türkiye Cumhuriyeti'ne devredilmişti.
Lozan'ın imzalanmasından bu yana 89 yıl geçti. Türkiye kendi yakın tarihi içinde ki bu en devrimci dönemi adeta unutmak istercesine maalesef harakiri yapmaya devam ediyor…Cumhuriyet'in , Atatürk'ün bağımsızlık şiarı 1948'lerden bu yana tek taraflı bağımlılık ilişkilerine dönüştürülmüş durumda…Sivas Kongresi'nde tarihin derinliklerine gömülen mandacılık; yeni-mandacılık adıyla Atlantik ötesinden temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp önümüze konuluyor…
Küresel düzen ve öne çıkardığı neo-liberal politikalar; ulus-devletin ve onun öne çıkardığı hakim reflekslerin erimesine, zayıflamasına yol açıyor. Dünyayı artık çok-uluslu şirketler yönetiyor. Bütün dünya kaynaklarının acımasızca talanına dayanan bu neo-liberal düzende; Microsoft'un sahibi Bıll Gates'in gelirinin Birleşmiş Milletlere üye 80 ülkenin gelirinden fazla olduğunu biliyor musunuz? Ya da Petrol şirketi Exxon'un bu yıl ki net karının 16.9 milyar dolar olduğunu…Bu rakam 13 Afrika ülkesinin toplam borcuna eşit! Dünya'da 1 milyar insan, günlük 1 dolardan az bir gelirle yaşıyor…Her yıl 7 milyonu aşkın çocuk kötü beslenmeden ölüyor. Bu her gün yaklaşık 19 bin çocuk ölümü demek…
Evet bu ortamda keşke Manda olsaydık diyen , Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın anlamını ortadan kaldırmak isteyen aymazların ne yazık ki arttığı bir restorasyon süreci yaşıyoruz.. Nitekim iletişim sektörü ve medya da bu neo-liberal düzenden nasibini almış durumda. Ulusal değerleri savunarak, hayata inadına kimsesizlerden, yoksullardan yana bakmaya çalışan insanları 'ulusalcı', 'dinazor', 'üçüncü dünyacı' gibi bir takım alaycı nitelemelerle etkisiz bırakmaya uğraşmak artık günümüzde geçer akçe oldu .Bu kültürel kirlenme sayesinde hayatımız, tüketim, para, borsa, rant, ihale, yabancı sermaye, marka, döviz, kelimelerinin ekseninde dönüyor. Sonuçta Cumhuriyet'in en büyük hedefi olan' yurttaşlık projesi' eritiliyor, toplum cemaat cenderesinin içine sokularak müritleştiriliyor…Yaşadığımız kent İzmir'i de bu küresel talanın öznelerinden biri haline getirme çabaları içinde olanlara bir çift sözümüz var: İzmir'in cadde , bulvar ve meydan adlarına şöyle bir bakın…Onlar size çok şey söyleyecektir…
Zira İzmir; 'Türk'ün Ateşle İmtihanı'nın başladığı ve bittiği yerdir. 15 mayıs 1919'da İzmir'in işgali ile başlayan Kurtuluş Savaşı, 9 Eylül 1922'de emperyalist orduların İzmir'de denize dökülmesiyle sonuçlanmıştı. İzmir'in işgali, Anadolu'daki ulusal şahlanışın timsali olmuş ve Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki Türk ulusu, Misak-ı Milli sınırları içinde tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmanın nihai hedefini bütün Anadolu'yu ve İzmir'i işgalden kurtarmak olarak belirlemişti. Bu nedenle çağdaş Türkiye'nin kuruluş öyküsü içinde İzmir, ayrı bir yere ve öneme sahiptir. Nitekim İzmir'in taşıdığı bu tarihsel önemi çok yakından bilen Mustafa Kemal Paşa ve Kurtuluş Savaşı önderleri, Türkiye Cumhuriyeti'ni inşa ederken İzmir'e Cumhuriyetin misyon kenti gözüyle bakmışlardır. Bu anlamda Türkiye'de hep ilklerin kenti olan İzmir, daha Cumhuriyet ilan edilmeden 17 Şubat 1923'te İzmir İktisat Kongresi'ne ev sahipliği yaparak modern Türkiye Cumhuriyeti'nin öncü kenti olacağının ilk işaretlerini vermişti.
İzmir; taşıdığı bu tarihsel misyona uygun olarak, Türkiye'nin bağımsızlığının Dünya devletleri tarafından onaylanacağı uluslar arası antlaşmaya da ev sahipliği yapma konusunda öncü bir rol oynamıştır. İzmir; Lozan'a gidilen süreçte; antlaşmaya TBMM adına ev sahipliği yapma konusunda TBMM Hükümeti'nin emperyalist devletlere önerdiği kent olma onurunu da künyesinde taşımaktadır.Neden İstanbul ya da Ankara değil de İzmir? Bilindiği gibi İstanbul; o tarihlerde payitaht kalıntılarının varlığını sürdürmeye devam ettiği ve özellikle İstanbul basınının Cumhuriyet devrimlerine karşı mesafeli bir tutum içinde olduğu bir kentti . Ankara ise İç Anadolu bozkırında yeni bir başkent olmanın sancılarını taşıyordu. Hiç kuşkusuz bu önerinin İzmir üzerinde somutlaşması İzmir'in Kurtuluş Savaşı sürecinde taşıdığı tarihsel misyonla doğru orantılıydı.
İşte bu gelişmeler doğrultusunda İtilaf Devletleri 13 Kasım 1922'de TBMM Hükümeti'ni İsviçre'nin Lozan kentindeki konferansa davet etmişler fakat Türkiye o günkü teknik koşullara göre Lozan ile Türkiye arasındaki haberleşme ve iletişim zorluklarını gündeme getirerek konferansın İzmir'de yapılmasını teklif etmişti. Fakat bu öneri İtilaf Devletleri tarafından kabul edilmeyince, taraflar arasında konferansın tarafsız bir ülkede yapılması düşüncesi üzerinde mutabakat sağlanmıştır.
Uzun tartışmalardan sonra Lozan görüşmeleri 24 Temmuz 1923 tarihinde sonuçlanarak imzalanmıştı. İsmet Paşa önderliğinde Lozan'a giden Türk delegasyonunun cebinde tam bağımsızlığı öngören misak-ı milli programı vardı. Emperyalist devletler bu programı kabul etmek istememişler, hatta konferans bir ara kesintiye dahi uğramıştı. Bütün zor koşullara rağmen antlaşma imzalanabilmiş, Türkiye; Sevr karanlığından Lozan'ın aydınlığında uygar dünyada bağımsız bir devlet olarak varlığını uluslararası alanda tescil ettirmeyi başarabilmişti.
İzmir ve İzmirliler modern Türkiye'nin kuruluş öyküsünün en önemli kilometre taşlarından birisi olan Lozan'ı içinde yaşadıkları kentin tarihsel misyonuna uygun olarak yaşatabilmek amacıyla; 1922 büyük yangını sonrasında yeniden imar ettikleri kentlerinin en önemli meydanlarından birisine Lozan adını vererek ölümsüzleştirmek istemişlerdir. . Nitekim bu gelişmeler ışığında Dr.Behçet Uz'un İzmir Belediye Başkanlığı döneminde 15 Şubat 1937 Pazartesi günü toplanan İzmir Belediye Meclisi Vasıf Çınar ve Voroşilof Bulvarları'nın son bulduğu ve Kültürpark'ın (Fuar) en büyük girişinin önüne gelen alana Lozan Meydan'ı adını vermişlerdir. Aynı gün alınan bir başka kararla Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü Aras ve Refik Saydam Bulvarları'nın son bulduğu alana da Montrö Meydanı adı verilmiştir. Bilindiği gibi Montrö Boğazlar Sözleşmesi 1936 yılında imzalanmış ve bu sözleşmeyle Çanakkale ve İstanbul Boğazları'ndaki egemenlik hakkı tamamıyla Türkiye Cumhuriyeti'ne devredilmişti.
Lozan'ın imzalanmasından bu yana 89 yıl geçti. Türkiye kendi yakın tarihi içinde ki bu en devrimci dönemi adeta unutmak istercesine maalesef harakiri yapmaya devam ediyor…Cumhuriyet'in , Atatürk'ün bağımsızlık şiarı 1948'lerden bu yana tek taraflı bağımlılık ilişkilerine dönüştürülmüş durumda…Sivas Kongresi'nde tarihin derinliklerine gömülen mandacılık; yeni-mandacılık adıyla Atlantik ötesinden temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp önümüze konuluyor…
Küresel düzen ve öne çıkardığı neo-liberal politikalar; ulus-devletin ve onun öne çıkardığı hakim reflekslerin erimesine, zayıflamasına yol açıyor. Dünyayı artık çok-uluslu şirketler yönetiyor. Bütün dünya kaynaklarının acımasızca talanına dayanan bu neo-liberal düzende; Microsoft'un sahibi Bıll Gates'in gelirinin Birleşmiş Milletlere üye 80 ülkenin gelirinden fazla olduğunu biliyor musunuz? Ya da Petrol şirketi Exxon'un bu yıl ki net karının 16.9 milyar dolar olduğunu…Bu rakam 13 Afrika ülkesinin toplam borcuna eşit! Dünya'da 1 milyar insan, günlük 1 dolardan az bir gelirle yaşıyor…Her yıl 7 milyonu aşkın çocuk kötü beslenmeden ölüyor. Bu her gün yaklaşık 19 bin çocuk ölümü demek…
Evet bu ortamda keşke Manda olsaydık diyen , Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın anlamını ortadan kaldırmak isteyen aymazların ne yazık ki arttığı bir restorasyon süreci yaşıyoruz.. Nitekim iletişim sektörü ve medya da bu neo-liberal düzenden nasibini almış durumda. Ulusal değerleri savunarak, hayata inadına kimsesizlerden, yoksullardan yana bakmaya çalışan insanları 'ulusalcı', 'dinazor', 'üçüncü dünyacı' gibi bir takım alaycı nitelemelerle etkisiz bırakmaya uğraşmak artık günümüzde geçer akçe oldu .Bu kültürel kirlenme sayesinde hayatımız, tüketim, para, borsa, rant, ihale, yabancı sermaye, marka, döviz, kelimelerinin ekseninde dönüyor. Sonuçta Cumhuriyet'in en büyük hedefi olan' yurttaşlık projesi' eritiliyor, toplum cemaat cenderesinin içine sokularak müritleştiriliyor…Yaşadığımız kent İzmir'i de bu küresel talanın öznelerinden biri haline getirme çabaları içinde olanlara bir çift sözümüz var: İzmir'in cadde , bulvar ve meydan adlarına şöyle bir bakın…Onlar size çok şey söyleyecektir…