13 Temmuz 2010 günlü yazımda, tarihteki büyük soykırımların bazılarını hatırlatmıştım.’¶
İspanyol katliamları ile Amerika kıtasında başlayan soykırım geleneği, neredeyse tüm 19. Yüzyıl boyunca Kuzey Amerika’’da devam etmiş, Kızılderilileri yok etmek için 2 yılda 3,5 milyon ’“Bizon’” yok edilerek, silahla öldüremediklerini açlığa kırdırmışlardır.
Batının zenginliği, sömürgelerde yaptıkları katliamlar ve köleleştirdikleri yerli halkların kanları ile oluşmuştur. Avrupa’’nın beyazı bu işi o kadar ileri götürmüştür ki, bir dönem dini otoriteler renkli derili insanların, insan sayılıp sayılmayacağını bile tartışmıştır!
20. Yüzyıl’’da Avrupa’’da yaşanan Yahudi soykırımı, Fransa’’nın Cezayir’’de yaptıkları ve en son Bosna katliamları ortadadır.
Ama ben bugüne kadar dile getirilmeyen, hiç değinilmeyen bir başka soykırımdan bahsetmek istiyorum;
1.Dünya Savaşı ile imparatorluklar dönemi kapanmıştır. Bu savaş sonunda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Prusya İmparatorluğu, Rus İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu sona ermiştir.
2.Dünya Savaşı ile de, son iki imparatorluğun, yani İngiltere ve Japonya’’nın sadece imparatorluk olarak isimleri kalmıştır.
Bu tarihi bir süreçtir. 19. Yüzyılın sonunda dünyanın en büyük ekonomisi haline gelen ABD’’nin dünya hakimiyetine gidişte attığı ikinci büyük adımdır.
ABD ilk adımını, 1824 te sözde sömürgeciliğe karşı çıkıyormuş gibi, Güney Amerika kıtasında atmıştır. ABD’’nin sert tedbirleri ile Güney Amerika’’daki tüm sömürgeler bağımsızlıklarını ilan etmiş, İspanya ve Portekiz en önemli sömürgelerini kaybederek, birer küçük Avrupa Krallığı haline gelmişlerdir.
Sözde demokrasi havarisi ABD, bağımsızlığını ilan eden Güney Amerika’’daki tüm devletlerin başına birer kukla diktatör getirerek ve de Katolik Kilisesinin desteği ile, Güney Amerika’’yı arka bahçesine çevirmiştir.
ABD’’nin ikinci adımı ise, 1.Dünya Savaşının bitimi sırsında açıklanan Wilson ilkeleri ile olmuştur. Bu ilkelerin en önemli maddesi; Belli bir bölgede hangi halk çoğunlukta ise, orada o halkın kendi özgür devletini kurması idi. Böylece imparatorluklar parçalanacak ve daha sonra bu küçük devletlere birer diktatörle, veya seçilen kişileri satın alarak, bu da olmazsa, 12 Eylül’’de olduğu gibi ’“darbe’” yaptırarak hükmetmek daha kolay olacaktı.
Ne enteresan tesadüftür ki aynı yıllarda Vladimir İliç Ulyanof(Lenin) buna benzer fikirleri savunuyor ve halkların kendi kaderlerini tayin hakkı kavramını sosyalist literatüre sokuyordu.
İşte tam bu dönemde, 1.Dünya savaşına taraf dahi olmamış Yunanistan, İngiltere’’den aldığı destekle 15.Mayıs.1919 da İzmir’’i işgal etti. Gerekçeleri Wilson ilkeleri idi. Batı Anadolu’’da Rum nüfusunun Türk nüfustan fazla olduğunu iddia ediyorlardı.
Ve facia başladı. Batı Anadolu’’nun demografik yapısını lehlerine döndürmek için inanılmaz bir katliama giriştiler. Erkek, kadın, çocuk, bebek dahil tüm köyleri yok ettiler. Yapılan tam bir ’“soykırım’’dı’”. Durumun vahameti karşısında müttefikler bir soruşturma açmak zorunda kaldılar ve İngiliz Amiral Bristol Başkanlığındaki heyet, katliamları tespit etti ve tüm bu katliamlara rağmen, Batı Anadolu’’da nüfus çoğunluğunun Türklerde olduğunu deklare etti. Ama bu rapor Yunanlıları durduramadı. Yunan katliamları 9 Eylül 1922 ye kadar sürdü. Bu nedenle İzmir Yunan askerlerinden temizlenirken, sivil Rumlar da İzmir’’i kaçarak terk ettiler. Korkuları, Türk askerlerinin de Yunan askerleri gibi sivil katliam yapacağı idi.
Sonrası malum; Lozan, Cumhuriyet ve büyük Atatürk’’ün siyasi dehası.
Atatürk her bilge ve ciddi devlet adamının gördüğünü gördü. Ege’’nin iki kıyısında barış rüzgarları esmedikçe iki kıyı da mutlu olamazdı. Yunanlı devlet adamı Venizelos ile birlikte, kanlı geçmişi geride bırakarak Türk-Yunan dostluğunun temelini attılar. Bu dostluk uzun yıllar sürdü, 2. Dünya savaşı sonrasında, Yunan iç savaşı yaşanırken, Türkiye gemilerle gıda maddeleri yollayarak komşusuna el uzattı.
Eee, sonra ne oldu? İki devlet de Nato’’ya girdi ve bu bölge Nato’’nun, dolayısıyla Amerika’’nın en güçlü bölgesi oldu. ABD’’nin bu bölgede bu kadar güçlü olması Sovyetleri rahatsız etti.
İnanmayacaksınız ama hala eski dünya düzenini geri getirebileceğini zanneden İngiltere ve Fransa bile bu bölgedeki uyumdan mutsuzdu.
Türkiye ve Yunanistan 1952 de birer ay arayla Nato’’ya girdikten iki yıl sonra, Kıbrıs meselesi baş gösterdi. Kıbrıs olayı her geçen gün daha büyüyerek günümüze kadar geldi.
Yakın tarihi bu gözle incelediğinizde, şeytanın ayrıntılarda değil, düpedüz olayların içinde gizlendiğini görebiliriz.
Bugün Yunanistan ile geldiğimiz nokta ortada. Fakat komşu her gün kendini biraz aşıyor. Neye hizmet ettiğini bile bilmeden yıllarca Asala’’yı, PKK’’yı, destekledi. Ermeni Soykırım anıtı açtı, arkasından Selanik’’te Rum Pontus Soykırım anıtını açtı, o da yetmedi, eski anıtın 40 metre ötesinde, Selanik Ayasofya Meydanında bronz’’dan yapılmış ikinci bir Rum Pontus Soykırım Anıtı açtı.
Komşu ne yapmak istiyor?Her şehre saçma sapan bir anıt dikerek iki ülke dostluğunu nasıl pekiştireceğiz?
Şimdi biz de, Yunanlıların Ege’’de yaptığı soykırım için Kadifekale’’ye bir soykırım anıtı mı dikelim?
Ne dersin komşu?