20 Haziran 2000 tarihinde Claus Møller'in sunduğu 'Heart Work' başlığı taşıyan bir konferansa katıldım. Konferans, konu ve sunum itibariyle çok etkiliydi. Konferans başlığı Türkçeye 'İşe Yüreğini Koymak' olarak çevrilmişti. Bu konferans o güne kadar yaşadıklarıma ve okuduğum kişisel gelişim, özellikle de 'Duygusal ve Sosyal Zeka' konulu kitapları daha iyi anlamama, daha çok ilgi duymama ve araştırmama sebep oldu. Sevgili Moller'in anlattığı anekdotu hiç unutmadım, unutmayacağım.

'İş yerlerinizin girişlerinde 'kalp vestiyerleri' vardır. İşe gelenlerin bazıları bu vestiyerin farkına varmaz, bazıları ise bu vestiyeri görür ve kalbini bu vestiyere asarak iş yerine girer ve işlerini kalpsiz olarak yürütür. Hatta bunların bazıları akşam evine dönerken vestiyerden kalbini almayı unutarak evine de kalpsiz gider ve evindeki ilişkilerini de kalpsiz yürütür. Duygusal Zeka ile amaçlanan insanların iş ve özel yaşamlarına yüreklerini koymalarıdır.'

Burada da çok güzel anlatıldığı gibi Duygusal ve Sosyal Zeka'nın ilgi alanı insanların iş ve özel yaşamlarında yürekleri ortaya koymalarıdır.

Duygusal ve Sosyal Zeka kavramlarının 4 ana başlık altında incelenmesinin uygun olacağını düşünüyorum. Özbilinç ve özyönetimden oluşan bölüme Duygusal Zeka, sosyal bilinç ve ilişki yönetiminden oluşan bölüme ise Sosyal Zeka diyoruz. Bir birini destekleyen ve tamamlayan iki kavram olarak hayatın her alanında çok önemli ve değerli.

Duygusal Zeka, kişinin kendisini tanıması ve bu tanıdığı alanları yönetmesi konularını içerir. Alt başlıklar olarak; duygusal özbilinç, özdeğerlendirme, özgüven, özdenetim, duyguları ifade etme, saydamlık, uyumluluk, inisiyatif, iyimserlik, başarma dürtüsü gibi başlıklardan söz edilebilir.

Sosyal Zeka ise kişinin karşısındaki kişi (leri) tanıma ve anlama çabası ile onlarla ilişkilerini yönetme konularını iiçerir. Alt başlıklar olarak; empati, örgütsel bilinç, hizmet, esinleme, etkileme, değişim katalizörlüğü, başkalarını geliştirme, çatışma yönetimi, ekip çalışması ve işbirliği gibi başlıklardan söz edilebilir.

Bu köşede sizlerle haftada bir olmak üzere bu konularda iş ve özel yaşamdan bilgiler paylaşmaya çaba göstereceğim. Görüş, öneri, yönlendirme ve sorularınız paylaşımlarımıza renk katacaktır. Ilginize şimdiden teşekkürler.

Bu yazıyı 1950 yıllarda Aikido sporunu öğrenmek için Japonyaya giden Amerikalı Terry Dobson'ın hikayesi ile bitirmek isterim.

Bir gün Tokyo'da hayatımın dönüm noktalarından birini yaşadım. Bir bahar gününün öğleden sonrası idi ve tren oldukça boştu ; çocuklarıyla alışverişe çıkmış birkaç ev kadını yaşlı iki üç çift vardı vagonda. Tren istasyonlarda duruyor, pek inen binen olmuyordu. Bir istasyonda içeriye avazı çıktığı kadar bağıran sarhoş, pis, leş gibi kokan amele kılıklı biri geldi. Sendeleye sendeleye içeri girdi, üzerinde kirler kurumuştu ve kokuyordu. Önüne çıkan ilk kişiye – bu kucağında bebek taşıyan bir kadındı – bir yumruk salladı. Kadın geri çekildiği için yumruk omzuna isabet etti ve onu vagonun öbür ucundaki yaşlı bir çiftin kucağına savurdu. Yumruğun bebeğe gelmemesi bir mucizeydi. Yaşlı bir kadın kalkıp sarhoştan uzaklaşmaya çalışırken adam ona da bir tekme savurdu, kadın tekmeden kaçarken sarhoş küfrediyordu. Vagonun ortasındaki demiri yerinden çıkarmak istedi ; sağ elinin kanadığını gördüm. Herkes korkuyla sinerken o kime saldıracağını kestirmek üzere etrafa göz attı.

Oturduğum yerden kalktım. O zaman bir doksan boyunda, 100 kilo ağırlığında, günde sekiz saat aikido eğitimi gören biriydim. Kendime güvenim tamdı. Henüz gerçek dövüş içinde kendimi denememiştim. Aikido hiçbir zaman bir saldırı aracı olarak kullanılmamalıydı ; hocam bana sürekli olarak aikidonun bir barış gücü olarak kullanılmasını, ancak başkalarını korumak gerekirse dövüşme aracı olarak kullanılacağını söylemişti. Aikido çatışmayı çözmek için kullanılır, çatışma yaratmak için değil, derdi hocam. Hocama saygım o kadar yüksekti ki, birkaç kere, sokak serserileriyle kavga etmemek için kaldırım değiştirdiğimi hatırlıyorum. Fakat içimden, 'şöyle haklı bir durum çıksa da, başkalarını haksız yere rahatsız eden, zayıfları ezen biri üzerinde bildiklerimi bir uygulasam' arzusu geçerdi.

İşte dedim ; şimdi bildiklerimi uygulamanın tam sırası. Bu terbiyesiz hem sarhoş, hem küfürbaz, hem de kadınlara ve çocuklara karşı saldırgan küstahın teki. Ona haddini bildirmezsem, şimdi bir masumun canını yakacak. İçim rahat olarak onun pestilini çıkartabilirim.

Beni ayakta görünce şöyle bir baktı ve 'bu yabancının Japonlara nasıl saygı gösterildiği konusunda bir derse ihtiyacı var' diye ağzından tükürükler saçarak konuştu. Ben onu kızdıracak şekilde vagonun tavanındaki demirden tutmuş hafif hafif ayaklarım üzerinde sallanıyordum. Ona, önemsemeyen, küçümseyen bir şekilde baktım. Bu herifin leşini serecektim. Büyük ve cüsseliydi, ama sarhoştu ve kızgındı. Ben soğukkanlıydım, çok iyi eğitilmiştim ve ne yapacağını iyi bilen birinin güveni içindeydim.

'Sana bir ders vereyim de hiç unutma' diyerek küfür ederek üzerime yürüdü. Hiç yerimden kıpırdamadım. Bana saldırmak üzere tam tavrını aldı. Neye uğradığını anlayamayacaktı.

O bana saldırmadan birkaç saniye önce, biri, 'Hey!' diye ona seslendi. Yüksek, tiz bir sesti, ama kendine güvenli ve neşeli birine ait olduğu hemen anlaşılıyordu. Bir şey bulmuş birinin 'bak ne buldum' diyen ton çınlıyordu bu seste. Hem ben, hem sarhoş döndük ve bu küçük ihtiyar adamı gördük. Yetmiş yaşlarında olmalıydı, kimono ve hakaması içinde tertemiz giyimli biriydi. Bana hiç bakmıyordu, ama sarhoş işçiye, sanki onunla önemli bir sırrı paylaşacakmış gibi gözlerinin içi gülerek bakıyordu.

'Buraya gel' diye eliyle işaret etti, 'buraya gel ve benimle konuş'. Sarhoş sanki kendine ip bağlanmış bir kukla gibi yaşlı adamın yanına gitti. Önünde durdu, yukarıdan şöyle bu küçük yaşlı adama baktı ve 'Ne istiyorsun içi kurumuş adam bozması, dokunsam seni yıkarım' dedi. Sarhoş yaşlı adama saldırmaya kalksa onu hemen altıma alacaktım. Ama yaşlı adam gözlerinin içi hiç korkusuz, 'ne içiyordun sen arkadaşım?' diye gülerek ona sordu.

'Saki içiyordum, maymun yüzlü moruk. Benim ne içtiğimden sana ne?' diye yaşlı adama hakaret etti. Yaşlı, ' O, çok güzel. Gerçekten çok güzel, çünkü ben sakiyi severim. Her akşam üstü ben ve karım – o şimdi yetmiş altı yaşında- biraz saki ısıtır, bahçemize büyükbabamın öğrencilerinin onun için yaptığı divan üzerine oturur, yavaş yavaş sakimizi içeriz. Günün batışını seyreder ve hurmalarımıza bakarız. Geçen yılki soğuktan hurmalarımız hırpalandı. Benim büyükbabamın dedesi o hurmayı dikmişti. Sakimizi içerek hurmaya bakarız, güneşin batışını izleriz.' Güler yüzle, bir dostun diğeriyle konuşmasındaki rahatlık ve sevecenlikle sarhoşun yüzüne bakıyordu.

Sarhoş yaşlı adamın söylediği şeylerin ayrıntılarını takip etmeye çalışırken yüzü yumuşamaya başladı. Sıkılı yumrukları gevşedi ve yaşlı adam sözünü bitirince, 'Ben de saki severim' dedi. Ve sesi yavaş yavaş yumuşadı, eski haşinliğini kaybetti.

Yaşlı adam, 'Evet ve eminim senin de harika bir hanımın vardır. '

Sarhoş hüzünlü hüzünlü başını sallamaya başladı, 'Hayır, bende karı yok, aile yok.' Trenin sallantısına uyan bir baş sallamasıyla sözünü tekrar etti, 'benim eşim yok, ailem yok.' Biraz durdu ve biraz önceki haliyle hiç uymayacak bir yumuşak sesle, 'Ne karım var, ne evim var, ne elbisem var ; param yok, alet edevatım yok, yatacak yerim yok, kendimden utanıyorum.' Koca sarhoş hıçkıra hıçkıra ağlarken bütün bedeni sarsılıyordu.

Yaşlı adam, 'Vay vay, gerçekten kötü şanssızlık olmuş' diyerek onu anlayışla dinledi. Ama, onun mutlu ve coşkulu gözleri yine aynı idi.'Gel şuraya otur, hadi bakalım bana hepsini anlat.'

Bu esnada tren ineceğim istasyona gelmişti. İstasyon çok kalabalıktı ve kapı açılır açılmaz insanlar trenin içine hücum ettiler. Vagondan dışarı çıkarken yeniden arkama dönüp baktım ; sarhoş işçi bir çuval gibi banka yığılmış ve yaşlı adamın kucağına başını koymuştu. Yaşlı adam sarhoşun başını okşuyordu ; gözlerinde anlayış ve şefkat vardı.

Tren istasyondan ayrılırken oradaki bir banka oturup, bu yaşantıyı yeniden gözden geçirmek istedim. Benim kasla ve kemikle başarmaya çalıştığımı yaşlı bir adam gülümseme, anlayış ve şefkat dolu birkaç cümle ile başarmıştı.

Bir başka deyişle yaşlı adam 'duygusal ve sosyal zekası' ile bunu başarmıştı.
Mutlu ve sevgi dolu bir hafta geçirmenizi dilerim...