On iki eylül darbesinden hemen sonra hükümeti kur ricası – emri ile sayın Ulusu hükümeti kurdu. Rahmetli Özal'ı da ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı yaptı. İhtilalden evvel var olan sıkı yönetim artık fiilen Genel Kurmay'a bağlı idi. Genel Kurmay'da başkanı Sn. Evren olmasına rağmen, ikinci başkan tarafından yönetiliyordu. Bu şartlarda Sn. Ulusu güvenlik dışındaki konularla meşgul oluyordu. Ama bazı konularda da müdahil olamıyordu. Mesela İmam Hatip ve başörtüsü ile ilgili konulara müdahil olamamıştı. Ben devlet planlama teşkilatında müsteşar yardımcısı olarak genelde teşvik uygulama başkanlığını yönetiyor, ekonomi ve uygulama ile ilgili konularda Sn. Ulusu sorarsa fikrimi söylüyordum.
İhtilal konsolide olunca Milli Güvenlik Konseyi, önemli kurum, kuruluş ve bakanlıklara asker kişi atadı. Bunlar yapılacak işlere göz kulak olacaklardı. Teşvik Uygulama Başkanlığı Demirtepe de eski işletmeler bakanlığı binasında idi. Bir sabah, bir deniz albayı geldi ve çıkan evrakları görmek istediğini kendisinin bu teşkilata koordinatör olarak atandığını söyledi. Biraz konuştuktan sonra anladım ki o başkanlığın işlerinden haberdar değildi. Döviz tahsisi, vergi muafiyeti, gümrük muafiyeti, kredi tahsisleri, ihracat desteklerinden haberi yoktu. Albayı gönderdikten sonra istifa dilekçemi yazıp Sn. Ulusu'ya götürdüm. Kısaca ekonomi askeri bir disiplin içinde yürütülemez. Benim Ege Üniversitesi'nde olan görevim devam ediyordu. Her pazartesi sabahtan akşama kadar ders veriyordum. İstifa ederek Ankara'ya gidiş gelişlerim son bulacaktı. Sn. Ulusu; 'senin istifanı kabul etme yetkisinde değilim, öğleden sonra yukarıya çıkacağım, istifa etmek isteğini ve bu dilekçeyi Sayın Evren'e vereceğim, sonucu da akşam sana iletirim' dedi. Akşam beni çağırdı. 'istifan kabul edilmedi şimdi üst yönetim istifalarının izne tabi olduğuna dair Milli Güvenlik Konseyi bildirisi yayınlanacak' dedi. Ve o bildiri yayınlandı. Benim İzmir'e dönme planım suya düştü. Ama o akşam Deniz Albay'ı benim daireden çekildi. Bir daha asker bir kişi daireme gelmedi.
Rahmetli Özal ile İngiltere'ye gitmiştik. Başbakan Margareth Tatcher ile sohbet koyulaşmıştı. Bakanlar kurulunun çalışmasını, karar alma mekanizmalarını, alınan kararların uygulanması ve işin takiplerini anlattı. İdeal bir parlamenter sistemin çalışması idi anlattıkları. Sn. Ulusu, Tatcher in anlattığı türde bir başbakanlık yaptı. Bakanlarını dinler, fikir birliği oluşmuş ise, kararı yazdırır. Herkes konuştuktan sonra fikrini söyler. Konuşulanların özetini bizzat kendi defterine not ederdi. Bir başka bakanlar kurulu toplantısında, konuşmacı farklı konuşursa Sn. Bakana filanca tarihteki bakanlar kurulunda şunu demiştiniz, bugün fikrinizin değiştiğini mi anlayayım dedi. Fikir birliği oluşasıya kadar karar yazdırmazdı. Ben dört başbakanla çok yakın çalıştım. Parlamenter demokrasi içinde, ideal başbakanlık yapan Sn. Ulusu idi. En dağınık, günlük yaşayan o günü geçirmeye çalışan da Sayın Demirel idi. Evet Türkiye bir darbe yaşadı ama ülkede kardeş kavgasının durmasına, 24 ocak kararlarının gerektirdiği kanunların çıkmasına vesile oldu. Bugün geriye baktığımızda ihtilalde ' oh be kardeş kavgası durdu, sağ – sol çatışması bitti' diyen toplum yerine 12 eylül darbecilerini yargılayalım diyenler öne çıkmış durumda. Darbeyi fiilen yapanlarla buna vesile olanları beraber yargılamak lazım değimli.