Aliağa Körfezi’nde TÜBİTAK destekli yürütülen kapsamlı bilimsel araştırma, bölgenin yaklaşık 6 bin 500 yıllık çevresel geçmişini ortaya koyarken, özellikle son 50 yılda sanayileşme ve kıyı kullanımındaki yoğun baskının deniz ekosisteminde belirgin bir kırılmaya yol açtığını ortaya koydu.
İzmir Katip Çelebi Üniversitesi öğretim üyeleri tarafından yürütülen çalışmada Prof. Dr. Serkan Kükrer yürütücü olarak görev alırken, Prof. Dr. Ebru Yeşim Özkan, Doç. Dr. Dilek Aykır Akdağ, Doç. Dr. Şakir Fural, Doç. Dr. Tuğçe Şensurat Genç, Doç. Dr. Serdar Vardar, Doç. Dr. Mehmet Önal ve Doç. Dr. Adnan Çağlar Oruç araştırma ekibinde yer aldı. Bilim insanları, Aliağa Körfezi, Aliağa Gemi Söküm Bölgesi, Güzelhisar deltası ve deltanın iç kesimlerinden alınan deniz tabanı örneklerini inceleyerek hem binlerce yıllık doğal çevresel değişimi hem de son dönem insan etkisini karşılaştırmalı olarak değerlendirdi.

(Fotoğraf: Çalışma ekibi)
SANAYİLEŞME SONRASI ÇEVRESEL KIRILMA
Elde edilen bulgular, Aliağa Körfezi’nin uzun süre boyunca doğal iklim değişimleri ve jeolojik süreçlerle şekillenen görece dengeli bir kıyı sistemi olduğunu, ancak özellikle 1970’lerden itibaren bu dengenin hızla bozulduğunu ortaya koydu. Bu tarihten sonra artan sanayi faaliyetleri, kentleşme ve tarımsal üretim baskısı nedeniyle körfeze ulaşan kirletici yükte ciddi bir yükseliş yaşandığı tespit edildi.
Araştırmada özellikle azot ve fosfor gibi besin elementlerindeki artışa dikkat çekildi. Bu artışın denizde aşırı alg çoğalmasına neden olarak oksijen dengesini bozduğu, bunun da ekosistemde “ötrofikasyon”( su ekosistemlerinde azot ve fosfor gibi besin maddelerinin aşırı artması) olarak tanımlanan süreci hızlandırdığı belirtildi. Bilim insanlarına göre bu durum, körfezdeki biyolojik yaşamın sürdürülebilirliğini doğrudan etkileyen en önemli sorunlardan biri haline geldi.
AĞIR METAL BİRİKİMİ
Ağır metal analizlerinde ise cıva, kurşun, bakır ve çinko gibi toksik elementlerin bazı bölgelerde doğal jeolojik arka plan seviyelerinin oldukça üzerine çıktığı belirlendi. Özellikle cıvanın en kritik kirletici unsur olduğu vurgulanırken, bu metallerin yalnızca yüzey çökellerinde değil, daha derin sediment katmanlarında da biriktiği görüldü. Bu durum, kirlenmenin geçici değil, uzun vadeli ve kalıcı bir karakter taşıdığına işaret ediyor

(Fotoğraf: Çalışma ekibi)
GEMİ SÖKÜM ALANINDA YOĞUN BOZULMA
Çalışmanın en dikkat çekici bölümlerinden biri, Aliağa’daki gemi söküm sahasında yapılan incelemeler oldu. Prof. Dr. Serkan Kükrer ve ekibinin değerlendirmelerine göre bu bölgede deniz tabanı yalnızca kimyasal olarak değil, fiziksel olarak da ciddi biçimde tahrip edilmiş durumda. Gemi söküm sırasında uygulanan yoğun “karaya oturtma” işlemleri ve tarama faaliyetlerinin, binlerce yıl boyunca oluşmuş doğal sediment katmanlarını bozduğu, hatta bazı alanlarda çok daha eski jeolojik tabakaların yüzeye çıktığı tespit edildi.
Bu bölgede ayrıca çok yüksek ağır metal değerlerine ulaşıldığı, kurşun ve çinko gibi elementlerin ciddi seviyelerde biriktiği, cıva ve diğer toksik bileşenlerin de ekolojik risk oluşturacak düzeylere çıktığı kaydedildi. Gemilerden sızan yağlar, boya kalıntıları ve endüstriyel kimyasalların sediment yapısına karıştığı, organik kirliliği de artırdığı ifade edildi. Araştırmacılar bu alanı, yalnızca kirlenmiş bir deniz bölgesi değil, aynı zamanda insan faaliyetleriyle deniz tabanının fiziksel yapısının da yeniden şekillendiği bir “endüstriyel etki alanı” olarak tanımladı.

(Fotoğraf: Çalışma ekibi)
HAVZA VE DELTA DEĞİŞİMİ
Güzelhisar Çayı ve baraj etkisinin değerlendirildiği bölümde ise havza ölçeğinde önemli değişimler dikkat çekti. Baraj sonrası dönemde denize taşınan sediment miktarının azaldığı, bunun kıyı yapısını etkileyerek delta morfolojisinde değişimlere yol açtığı belirlendi. Tarımsal faaliyetlerden kaynaklanan gübre kullanımı ile yerleşim kaynaklı girdilerin de azot ve fosfor yükünü artırarak körfezdeki besin kirliliğini güçlendirdiği ifade edildi.
Çalışmanın sonuçları Aliağa Körfezi’nin doğal dengesinin son yarım yüzyılda yoğun insan etkisiyle ciddi biçimde kırıldığını ortaya koydu. Körfezin bugün hem ağır metal birikimi hem besin kirliliği hem de fiziksel habitat tahribatı açısından yüksek çevresel risk taşıdığı belirtilirken, mevcut baskıların devam etmesi halinde ekosistemin kendini yenileme kapasitesinin daha da zayıflayacağı uyarısı yapıldı.

Araştırma ekibinde yer alan Doç. Dr. Dilek Aykır Akdağ, Prof. Dr. Serkan Kükrer ve Prof. Dr. Ebru Yeşim Özkan ile çalışmanın sonuçları üzerine konuştuk.
ALİAĞA KÖRFEZİNİN RÖNTGENİ ÇEKİLDİ
Dilek Hocam, öncelikle bizlere TÜBİTAK 1001 programı kapsamında desteklenen bu kapsamlı projenizin temel amacından ve onu diğer çalışmalardan ayıran multidisipliner yapısından bahseder misiniz?
Doç. Dr. Dilek AYKIR AKDAĞ: Bugün sizlerle, çevresel tarihimizin izlerini deniz tabanında süren ve TÜBİTAK 1001 programı kapsamında (123Y291 proje numarasıyla) desteklenen “Aliağa Körfezi Sedimanlarında Birincil Üretim İndikatörlerinin ve İz Elementlerin Tarihsel Birikim Süreçleri ve Yansıttıkları Paleocoğrafik Ortamlar” başlıklı projemizi konuşacağız. Özetlemek gerekirse; bu projeyle deniz tabanındaki çökelleri inceleyerek körfezin geçmiş ekosistemini, coğrafi değişimlerini ve kimyasal yapısını okumayı hedefledik.
Doğayı ve denizsel ortamları konu alan bu denli kapsamlı bir tarihsel inceleme, elbette tek bir bilim dalının sınırlarına sığdırılamazdı. Bu nedenle araştırma ekibimizi Su Ürünleri, Coğrafya, Jeoloji mühendislğigibi farklı alanlardan gelen uzmanların bir arada çalıştığı multidisipliner bir yapıda kurguladık. Deniz tabanındaki bir katman; bir yandan o dönemin coğrafi sınırlarını gösterirken, diğer yandan sudaki biyolojik üretkenliği ve çevresel kimyasal birikimleri barındırır. Ekibimizin farklı disiplinlerden geliyor olması, elde ettiğimiz binlerce yıllık veriye farklı bilimsel pencerelerden eşzamanlı olarak bakabilmemizi sağlıyor. Bu ortak akıl sayesinde körfezin dününü, bugününü ve geleceğini birbirini doğrulayan sağlam kanıtlarla, eksiksiz bir büyük resim olarak ortaya koyabiliyoruz.
En nihayetinde amacımız yalnızca geçmişi okumak değil; bu farklı uzmanlık alanlarının gücünü birleştirerek körfezdeki kirliliği temel sebepleriyle ve çok boyutlu bir şekilde ortaya koymak, ardından da yarınlarımız için sürdürülebilir, bilimsel çözüm önerileri sunabilmektir.
Bu kapsamda sorularınızı projemizin sonuçlarını, projemizin yürütücüsü olanİzmir Katip Çelebi Üniversitesi Gemi İnşaatı ve Denizcilik Fakültesi Gemi ve Deniz Teknolojisi Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Serkan KÜKRERin tüm projeye hakim olması açısından daha iyi aktaracağını düşünüyorum.

(Fotoğraf: Çalışma ekibi)
‘ENDÜSTRİYEL VE TARIMSAL BASKI’
Serkan Hocam, Dilek Hocamızın da belirttiği gibi projenin yürütücülüğünü üstleniyorsunuz. Peki, çalışma alanı olarak neden özellikle Aliağa Körfezi'ni seçtiniz ve saha çalışmalarında nasıl bir yöntem izlediniz?
Prof. Dr. Serkan KÜKRER: Aliağa Körfezi'ni çalışma alanı olarak seçmemizin temel nedeni, buranın salt bir kıyı ekosistemi olmasının ötesinde, yoğun endüstriyel ve tarımsal baskı altında olan kompleks bir bölge olmasıdır. Körfez; petrokimya tesisleri ve gemi söküm alanları gibi ağır sanayi unsurlarına ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca körfeze dökülen Güzelhisar Çayı, havzasındaki geniş tarım arazilerinden kaynaklanan önemli bir kirletici yükünü denize taşımaktadır. Tüm bu sanayi ve tarım baskısının yanı sıra bölgede mavi bayraklı plajların ve turizm faaliyetlerinin de bulunması, Aliağa Körfezi'ni çevresel etkilerin bütüncül olarak değerlendirilmesi gereken kritik bir nokta haline getirmektedir.
Saha çalışmalarımız kapsamında örneklemelerimizi körfezin sığ iç kısımlarından, gemi söküm tesislerinin açıklarından, Güzelhisar Çayı'nınağzından ve çayın deltasından gerçekleştirdik. Araştırmamız salt güncel bir kirlilik tespiti olmadığı için yüzey örnekleri yerine karot (derin çökel) örnekleri almayı tercih ettik. Karot örnekleri üzerinde gerçekleştirdiğimiz Karbon-14 tarihlendirme analizleri sayesinde araştırmamıza derin bir tarihsel boyut kazandırdık. Böylece sadece yakın dönemdeki insan kaynaklı etkileri değil, bölgede yaklaşık son 6 bin yıl içinde meydana gelen tüm çevresel ve coğrafi değişimleri kronolojik olarak ortaya koyduk.
Çevresel analizlerde su örnekleri, doğası gereği dinamik bir değişken olduğu için yalnızca bugünün koşullarını yansıtan 'anlık fotoğraflar' sunar. Sadece deniz suyuna bakarak geçmişi okuyamazsınız. Oysa deniz tabanındaki sedimanlar, maddelerin binlerce yıl boyunca üst üste biriktiği ve korunduğu kusursuz birer doğal arşiv niteliğindedir. Biz alınan bu karot örneklerinde yüzeyden derine doğru indikçe, kelimenin tam anlamıyla geçmişe doğru giderek o dönemin çevresel izlerini ve koşullarını tespit edebiliyoruz. Dolayısıyla bu denli uzun vadeli ve köklü bir çevresel değerlendirme yapmak için karot arşivlerine başvurmak en doğru ve bilimsel yaklaşımdır.
‘SEDİMANLAR DENİZİN HAFIZA KAYDI’
Yeşim Hocam, siz bir deniz biyoloğu olarak bu noktada ne eklemek istersiniz? Sediman ve su analizlerinin entegrasyonu ekosistemi anlamamızda bize neyi gösteriyor?
Prof. Dr. Ebru Yeşim ÖZKAN: Denizel araştırmalarda genellikle su ve sediman analizleri entegre bir şekilde yürütülür. Su kolonu ve alınan su örnekleri bize ekosistemin anlık kirlilik durumunu yansıtırken; sediman hem geçmişimizi aydınlatan hem de geleceğimize dair bilimsel öngörüler sunan çok boyutlu bir veri kaynağıdır. Aslında sedimanı, denizel ekosistemin kusursuz bir hafıza kaydı olarak tanımlayabiliriz.
Bu nedenle köklü ve uzun vadeli bir kirlilik çalışmasında, anlık veriler sunan sudan ziyade sediman incelemelerine odaklanılır. Çünkü sisteme dâhil olan tüm çevresel etkiler ve kirlilik yükleri, bu doğal belleğin içinde kalıcı bir arşiv olarak tutulur. Serkan Hoca'nın da ifade ettiği gibi; örneklemelerinizi karot yöntemiyle aldığınızda, bu muazzam arşivi dikey düzlemde santim santim kesitler halinde inceleme ve zaman içindeki değişimleri büyük bir hassasiyetle okuma imkânı bulursunuz.

‘6500 YILLIK SÜREÇ İNCELENDİ’
Karot analiziyle geçmişi okumanın geleceği öngörmemize nasıl bir katkısı var? Elde ettiğiniz veriler tarihsel ve sosyolojik olaylarla nasıl bağlar kuruyor?
Prof. Dr. Serkan KÜKRER: Kullandığımız karot yöntemi sayesinde, geçmişten günümüze uzanan bir zaman eksenine oturtulmuş çok net grafikler elde ediyoruz. Bu grafiklerde tüm o tarihsel artışlar ve değişim trendleri açıkça ortaya çıkıyor. Yeşim Hoca'nın da belirttiği gibi, geleceğe dönük bilimsel bir projeksiyonda bulunabilmek için öncelikle bu geçmiş trendi sağlıklı okumanız gerekir. Örneğin, insan etkisinin yoğunlaşmasıyla birlikte başlayan belirgin bir yükseliş trendi tespit ettiğimizde ve bu eğilimin sürdüğünü gördüğümüzde, karar alıcılara ve topluma 'Burada artan bir risk var ve önlem alınması gerekiyor' diyebiliyoruz. Bunu bilimsel verilerin ışığında çok net söyleyebiliyoruz. Su, anlık etkilere çok açıktır ve sürekli değişim içindedir; bugün yağacak bir yağmur veya yoğun buharlaşma bile suyun kimyasını değiştirebilir. Ancak sediman, bu dalgalanmalardan etkilenmeyen, çok daha güvenli ve kalıcı bir kayıt sunar.
Aliağa Körfezi'nde gerçekleştirdiğimiz çalışmada, tam 6 bin 500 yıllık bir çevresel değişim skalasını tespit ettik. Bu süreç, buzul çağının hemen ardına, yani günümüzden yaklaşık 6.000 yıl önce deniz seviyelerinin yavaş yavaş yükselmeye başladığı döneme denk geliyor. Bu uzun dönem içinde, Aliağa Körfezi'nde yoğun yağışların hakim olduğu periyotlar ile kuraklığın etkisini hissettirdiği dönemlerin birbirini izlediğini gördük. Örneğin, sedimandan elde ettiğimiz veriler (proksiler), 1500'lü yıllarda bölgede çok ciddi bir kuraklık yaşandığına işaret ediyor. Elde ettiğimiz bu bilimsel veriyi, Aliağa Belediyesi'nin yayınladığı Aliağa tarihi kitaplarındaki sosyolojik kayıtlarla karşılaştırdığımızda muazzam bir örtüşme gördük. Sedimanda okuduğumuz bu kuraklık dönemi, tarihsel kayıtlarda Osmanlı'daki Celali isyanlarına denk geliyor. Bilindiği gibi bu isyanların temelinde de kuraklık, tarımsal üretimin düşmesi ve buna bağlı yer değiştirmeler, yani toplumsal göç hareketleri yatar. Yazılı insan tarihi ile sedimanın tuttuğu doğal tarih, birbiriyle eşsiz bir şekilde sağlamasını yapıyor.
Günümüze yaklaştığımızda ise, özellikle son 50-70 yıllık periyotta azot ve fosfor girdilerinde çok ciddi bir artış olduğunu görüyoruz. Bu yükseliş hem tarımsal gübre kullanımından hem de evsel ve endüstriyel atıklardan kaynaklanıyor. Şu an için o çok kritik ekolojik eşik henüz aşılmış değil, ancak elimizdeki veriler o noktaya doğru giden bir 'yükselme eğilimi' olduğunu gösteriyor ve acil bir uyarıda bulunuyor. Eğer doğru önlemler alınmazsa, zamanla daha ciddi kirlilik bariyerleriyle karşılaşacağız. Aliağa Körfezi, İzmir Körfezi kadar kapalı bir sistem olmasa da, benzer ekolojik krizlerin burada da yaşanma riski bulunuyor.
‘AĞIR METALLER DENİZ TABANINA ÇÖKMÜŞ DURUMDA’
Peki hocam, günümüze, yani yakın tarihimize doğru yaklaştığımızda karşımıza nasıl bir tablo çıkıyor? Körfez için tehlike çanları çalıyor mu?
Bunun yanı sıra, doğrudan bölgedeki endüstriyel faaliyetlerin bir sonucu olarak gemi söküm tesislerinin açıklarında yoğun bir kirlilik birikimi saptadık. Uzun yıllardır bu bölgede açık alanda sürdürülen söküm faaliyetleri nedeniyle gemilerden kaynaklanan metaller ve ağır metaller doğrudan deniz tabanına çökmüş durumda. Özellikle kurşun, cıva ve bakır düzeylerinin uluslararası eşik değerlerin çok üzerinde olduğunu ve sedimanda depolandığını tespit ettik. Sedimana dair atlanmaması gereken en tehlikeli özellik şudur: Burada depolanan kirleticiler, gelecekte deniz suyunun kimyasal koşullarının (pH, oksijen vb.) değişmesi durumunda yeniden su kolonuna salınarak tüm ekosistemi zehirleme riski taşır. Dolayısıyla o söküm alanı ve çevresi; üzerinde titizlikle durulması, izlenmesi ve acil çevresel yönetim eylemlerinin değerlendirilmesi gereken kritik bir nokta olarak karşımıza çıkıyor.

‘SANAYİLEŞMENİN DENİZE YANSIYAN GÖLGESİ’
Dilek Hocam, projedeki bir fiziki coğrafyacı olarak siz karadaki süreçler ile denizdeki bu birikimleri nasıl ilişkilendiriyorsunuz? Kentleşme ve sanayileşme trendleri sedimana nasıl yansımış?
Doç. Dr. Dilek AYKIR AKDAĞ: Bu noktada multidisipliner ekibimizde bir fiziki coğrafyacı olarak yer almamın çok temel bir nedeni var: Doğada kara, atmosfer ve deniz sistemleri birbirinden bağımsız düşünülemez. Denizel ekosistemlerdeki değişimi doğru okuyabilmek için, karadaki arazi kullanımını, iklimsel süreçleri ve insan-mekân ilişkisini, yani 'coğrafi bütünü' çok iyi analiz etmeliyiz. Sedimanda gördüğümüz o kimyasal izler, aslında karadaki kentleşmenin, sanayileşmenin ve tarımsal faaliyetlerin denize yansıyan gölgesidir. Bir coğrafyacı olarak benim bu araştırmadaki rolüm; deniz dibinden elde edilen bu verileri, karadaki mekânsal değişimlerle, havza dinamikleriyle ve iklimsel dalgalanmalarla eşleştirerek o büyük fotoğrafı ortaya koymaktır.
Örneğin, kendi uzmanlık alanım olan klimatoloji ekseninde, doktora tezimde de detaylıca incelediğim kent ve kır sıcaklık farklarını düşünelim. Türkiye genelinde özellikle 1990’lardan sonra artan betonlaşma ve asfalt yüzeylerin etkisiyle kentlerde 'şehir ısı adası' dediğimiz, ısının inanılmaz derecede arttığı bir tabloyla karşı karşıya kaldık. Karasal sistemlerdeki bu insan kaynaklı (antropojenik) kentleşme baskısının o yıllarda ne kadar şiddetli olduğunu biliyoruz. Denizel ortama ve sedimanlara baktığımızda ise, söz konusu kirlilik baskısının çok daha erken bir tarihte, bölgede sanayileşme adımlarının hızlandığı 1970'li yıllardan itibaren körfezde net bir şekilde etkisini hissettirmeye başladığını görüyoruz. İnsan ve mekân arasındaki bu yoğun etkileşimin kronolojisini sediman okumalarından takip edebiliyoruz.
Tabii elde ettiğimiz bu veriler, dışarıdan bakıldığında karmaşık birer grafik veya rakam dizisi gibi görünebilir. Ancak bunlar; yalnızca geçmişi aydınlatan değil, geleceğe yönelik mekânsal planlamalar ve çevre stratejileri geliştirmek için elimizdeki en güçlü, en somut kanıtlardır. Bizler birer bilim insanı olarak bu sorumluluğu yerine getiriyor ve bulgularımızı gerekli eylem planlarına altlık oluşturması için ilgili kurumlara ve karar alıcılara sunuyoruz.
‘KİRLİLİK TRENDİ ALİAĞA’YA HAS’
Peki bu doğrultuda coğrafi ve ekolojik sürdürülebilirlik adına ne gibi somut önlemler alınabilir? Bu sorun yalnızca Aliağa'ya mı has?
Her şeyden önce, sanayide acilen 'daha temiz üretim' (cleanerproduction) teknolojilerine entegre olunmalıdır. Denize deşarj edilen evsel, tarımsal ve endüstriyel atıklardaki azot ve fosfor yükünün sıkı bir denetim altına alınması ve arıtma altyapılarının bölgenin taşıma kapasitesine uygun hale getirilmesi şarttır. Üstelik bu kirlilik trendi yalnızca Aliağa'ya has bir durum da değil; Ege kıyılarımızdaki pek çok körfez kentinin karşı karşıya olduğu ortak bir mekânsal sorundur. Benzer şekilde, dünyada yalnızca belli başlı alanlarda yer alan devasa gemi söküm tesislerinin bulunduğu lokasyonları incelediğinizde, bu alanların küresel boyutta ciddi birer ağır metal ve toksik kirlilik birikimine sahne olduğunu görürsünüz. Bu yüzden hem sanayi bölgelerini hem de denizlerimizi birbirinden yalıtık mekanlar olarak değil, birbirini doğrudan zehirleyebilecek veya yaşatabilecek entegre sistemler olarak görerek acil önlemler almak zorundayız.

Yeşim Hocam, doğaya yapılan bu müdahalelerin ne gibi sonuçlar doğurduğunu kıyılarımızdaki ekolojik krizler üzerinden nasıl örneklendirebiliriz?
Prof. Dr. Ebru Yeşim ÖZKAN: Aslında temel kural şudur: Doğal ekosistemlere insan müdahalesi ne boyutta artarsa, ortaya çıkan çevresel krizler ve ödediğimiz bedeller de o denli ağır oluyor. Bunun en çarpıcı ve yakın örneğini, İzmir Körfezi'nde sıklıkla yaşadığımız deniz marulu (makroalg) artışlarında görebilirsiniz. Doğal işleyişte, deniz marulları ömürlerini tamamladıklarında doğal kumsallara vurur, orada kurur ve zamanla ayrılarak denizin ihtiyaç duyduğu doğal bir besin maddesi olarak ekolojik döngüye geri döner.
Ancak günümüzde doğal kıyı alanları yok edilip, denizle kara arasına boydan boya beton bariyerler çekildiği için bu doğal geri dönüşüm zinciri tamamen kopmuş durumdadır. Doğal bir kumsal bulamayan ölü deniz marulu kütleleri, sürekli suyun yüzeyinde birikiyor ve ardından yavaş yavaş sedimana, yani deniz tabanına çökeliyor. Deniz tabanına inen bu devasa organik kütle orada çürümeye başladığında, sudaki çözünmüş oksijeni hızla ve tamamen tüketir. Meydana gelen bu oksijensiz ortam ise kaçınılmaz olarak toplu balık ölümleriyle ve deniz ekosisteminin çöküşüyle sonuçlanmaktadır. Sonuçta ne oluyor? Doğanın kendi kusursuz döngüsü içinde kolayca halledebileceği bir süreç, sırf biz kıyıları betonlaştırdığımız için devasa bir kirlilik krizine dönüşüyor ve en sonunda müdahale edilerek tonlarca kütleyi mekanik yollarla, insan gücüyle denizden toplamak zorunda kalıyoruz.
GEMİ SÖKÜM BÖLGESİNDE TARAMA İZLERİ
Serkan Hocam, gemi söküm bölgesindeki sediman yapısını incelediğinizde ezber bozan bir durumla karşılaştığınızı belirttiniz. Karbon-14 testlerinde karşınıza çıkan o sıra dışı taban yapısını bize anlatır mısınız?
Prof. Dr. Serkan KÜKRER: Gemi söküm bölgesindeki sediman yapısını incelediğimizde oldukça sıra dışı ve tamamen altüst olmuş bir taban yapısıiile karşılaştık. Normal şartlarda aldığımız karot örneklerine uyguladığımız Karbon-14 yaş tayini testleri, bize derinliğe bağlı olarak kusursuz, kronolojik bir veri seti sunar. Böylece 'Şu tarih aralığında, geçmişten günümüze şu çevresel değişimler meydana gelmiş' diyebiliriz. Ancak gemi söküm tesislerinin açıklarında taban profili o kadar bozulmuş ki, net bir kronoloji elde etmek imkânsız hale gelmiş durumda. Şöyle örneklendireyim: Normalde çok daha genç olmasını beklediğimiz yüzeyden itibaren yalnızca 18. santimetredeki bir sediman kesitinin yaşı 13 bin yıl çıktı. Bu, doğal bir çökelme sürecinde fiziksel olarak mümkün değildir. Bu durum bize net olarak şunu kanıtlıyor: O bölgede gemilerin rahat yanaşabilmesi amacıyla zaman içinde taban derinleştirilmiş, yani üst yüzeydeki güncel sediman tabakası mekanik olarak (taranarak) tamamen alınmış ve bunun sonucunda çok daha derinlerdeki binlerce yıllık yaşlı sediman yüzeye çıkmıştır. Bugün bölgede meydana gelen yeni endüstriyel kirlilik ve ağır metaller, doğrudan o yaşlı, 13 bin yıllık tabakanın üzerine birikmeye başlamıştır.
‘ALİAĞA’DA GİDİŞAT ÇÖKÜŞE DOĞRU’
Peki mekanik müdahale olmayan Güzelhisar Çayı ağzı ve deltasında durum nasıl? Oradaki tarihsel akış ve iklimsel izler bize bugüne dair neler söylüyor?
Mekanik bir insan müdahalesine uğramayan diğer örnekleme noktalarımızda ise —körfezin iç kısımları, Güzelhisar Çayı ağzıve deltası— son derece tutarlı bir bilimsel hikâye okuyoruz. Örneğin Güzelhisar Çayı'nın döküldüğü noktada aldığımız kesitler, baraj inşasının ardından akarsu rejiminde meydana gelen köklü değişimin izlerini açıkça taşıyor. Bu tespiti bir olumsuzlama olarak değil, hidrolojik bir vaka olarak söylüyorum: Baraj su tutmaya başladığında çayın debisi doğal olarak düşmüş ve bu da o bölgedeki sediman taşınım ve birikim (sedimantasyon) dinamiklerini değiştirmiş. Kıyı ve delta gelişiminde bunu net şekilde okuyabiliyoruz.
Deltadan aldığımız karotlar ise bizi klimatolojik olarak 'Küçük Buzul Çağı' diye adlandırdığımız ve kabaca 1300'lü yıllar ile 1600'lü yıllar arasını kapsayan 300 yıllık kritik bir evreye götürüyor. Bu evrede yaşanan şiddetli kuraklıkların ve onu takip eden aşırı yağışlı dönemlerin izlerini görüyoruz. İşte tam bu noktada, o yağışlı dönemlerin bugüne dair çok önemli bir okuması var: Güzelhisar Çayı, kaynağını Yunt Dağı'ndan alan ve geniş tarım arazilerinin içinden geçerek körfeze dökülen bir sistem. Şiddetli yağışlar, o geniş havzadaki tarım arazilerinde kullanılan azot ve fosforu topraktan sökerek doğrudan denize taşıyor.
Projemizin halk sağlığına, çevre yönetimine, turizme ve rekreasyon alanlarına dokunan ve en çok ciddiye alınması gereken boyutu da işte budur. Denize giren aşırı miktardaki azot ve fosfor, suda 'alg patlaması' (ötrofikasyon) dediğimiz süreci tetikler. Bu devasa alg kütleleri ölüp çürümeye başladığında da İzmir Körfezi'nde yaşadığımız tablo ortaya çıkar: Çürüme süreci sudaki tüm çözünmüş oksijeni tüketir, yaşam biter ve en nihayetinde o hidrojen sülfür kaynaklı kötü koku çevreye yayılır.
Aliağa Körfezi şu an için oksijenin sıfırlandığı o kritik çöküş noktasında değil; ancak son 70 ila 100 yıllık veri grafiklerine baktığımızda, ekolojik yük eğrisinin başını net bir biçimde yukarıya çevirdiğini, kirlilik birikiminin hızla tırmandığını, yani gidişatın o yönde olduğunu çok net bilimsel kanıtlarla görüyoruz. Bu nedenle sistem henüz taşıma kapasitesini tamamen yitirmeden, ilgili tüm kurumların acil eylem planlarını devreye alması elzemdir.
‘ÇÖZÜM YALNIZCA KIYIDA DEĞİL’
Dilek Hocam, Serkan Hocanın bahsettiği bu "taşınım" meselesi fiziki coğrafyadaki havza bütünlüğü ilkesiyle doğrudan ilişkili sanırım. Erozyonun deniz kirliliğindeki rolünü nasıl yorumluyorsunuz?
Doç. Dr. Dilek AYKIR AKDAĞ: Bu noktada fiziki coğrafyanın temel prensiplerinden biri olan 'havza bütünlüğü' kavramına dikkat çekmek ve Güzelhisar sistemi için özel bir parantez açmak gerekiyor. Projemizin stratejik öneriler kısmında da bilhassa vurguladığımız erozyon odaklı çalışmalarımız, karadaki dinamiklerin denizdeki kirlilik üzerinde ne derece belirleyici olduğunu çok net kanıtlamaktadır. Körfezde gördüğümüz ekolojik tahribatı yalnızca liman, gemi söküm veya denizel faaliyetlerle sınırlı tutamayız; çünkü deniz ve kıyı ekosistemleri, gerisinde uzanan tüm karasal havzanın nihai biriktirme (çökelme) alanıdır.
Güzelhisar Çayı ve baraj sistemi de, bu bağlamda havzadaki tüm karasal yükü denize aktaran ana 'hidrolojik koridor' işlevi görmektedir. Erozyonu sadece tarım alanlarındaki verimli toprağın fiziksel bir kaybı olarak düşünmemeliyiz; erozyon, aynı zamanda son derece tehlikeli bir kimyasal taşıyıcıdır. Yüzey suları (yüzeysel akış) ve şiddetli yağışlar; havzadaki geniş tarım arazilerinde aşırı ve bilinçsizce kullanılan azot-fosfor ağırlıklı suni gübreleri, zirai ilaçları ve doğada çözünmesi on yıllar süren inatçı pestisit topraktan koparır. Su, burada devasa bir taşıyıcı bant görevi üstlenerek tüm bu tarımsal ve noktasal olmayan kirlilik yükünü doğruca körfeze enjekte eder.
Dolayısıyla bu bilimsel okumaların bize verdiği temel çevresel mesaj şudur: Körfezin ekolojik dengesini korumak ve o sedimanda okuduğumuz toksik birikimi durdurmak istiyorsak, çözümü yalnızca kıyıda arayamayız. Karadaki erozyonu önlemeden, tarımsal kimyasal kullanımını denetlemeden denizi temiz tutamayız. Yunt Dağı'nın eteklerinden yani havzanın en üst kotlarından başlayarak nehir ağzına kadar uzanan, erozyon kontrolünü de merkeze alan 'bütüncül bir havza yönetimi' politikası uygulamak zorundayız.
‘İZMİR KÖRFEZİNDEKİ TABLO ALİAĞA İÇİN KAÇINILMAZ’
Yeşim Hocam, bu kirlilik yükünü minimize etmek için yerel yönetimlere ve denetim mekanizmalarına nasıl görevler düşüyor? Gelecekte bizi nasıl bir Aliağa bekliyor?
Prof. Dr. Ebru Yeşim ÖZKAN: Küresel ölçekteki aşırı nüfus artışı, kontrolsüz yapılaşma ve sanayileşme baskısı, denizel ortamlarda kaçınılmaz bir kirlilik yükü yaratıyor. Temel hedefimiz, bu baskıyı minimuma indirmek olmalıdır. Bu noktada atık su arıtma tesislerinin tam kapasiteyle çalıştırılması ve yerel yönetimlerce tavizsiz denetlenmesi hayati önem taşır. Serkan Hoca ile İzmir Körfezi özelinde yürüttüğümüz çeyrek asırlık çalışmalarda yaptığımız 'Körfez kirleniyor' uyarılarının bir benzerini bugün Aliağa için yapıyoruz. Aliağa'nın açık deniz bağlantısına sahip olması ve akıntı rejimi, o ekolojik çöküş sürecini şimdilik yavaşlatıyor olabilir; ancak eylem planları devreye sokulmazsa, İzmir Körfezi'nin bugün yaşadığı tablo Aliağa için de kaçınılmaz bir son olacaktır.

‘GEMİ SÖKÜMDE SAĞLIKLI BİR EKOSİSTEMDEN BAHSETMEK MÜMKÜN DEĞİL’
Serkan Hocam, gemi söküm bölgesindeki biyolojik çeşitlilik kaybından ve sedimanda biriken bu zehirli elementlerin su kimyası değiştiğinde yaratacağı gizli risklerden bahseder misiniz?
Prof. Dr. Serkan KÜKRER: Gemi söküm bölgesindeki sediman yapısı o denli kirli ki, orada sağlıklı bir ekosistemden bahsetmek maalesef mümkün değil. Ölçümlerimizde kurşun birikiminin cihazımızın üst limiti olan 1000 ppm değerini bile aşarak ölçülemeyecek boyutlara ulaştığını gördük. Kirlilik ve iklimsel süreçlerin önemli birer belirteci olan mikrofosilleri (küçük kabuklu canlılar) incelediğimizde de bu tahribatı doğruladık. Körfezin iç kısımları ile Güzelhisar deltasına kıyasla, söküm alanında canlı türü sayısının dramatik derecede düştüğünü; dolayısıyla kirliliğe bağlı ağır bir biyolojik çeşitlilik kaybı yaşandığını tespit ettik.
‘SUYA KARIŞMA RİSKİ BULUNUYOR’
Ancak ortadaki en büyük ekolojik risk, sedimana çökelmiş olan bu zehirli elementlerin yerinde sabit kalmama ihtimalidir. Deniz suyunun pH dengesinde veya redoks (yükseltgenme-indirgenme) potansiyelinde yaşanacak değişimler, sedimana hapsolmuş elementlerin yeniden su kolonuna çözünmesine neden olur. Oksijenli veya oksijensiz çevre koşullarına göre, farklı ağır metal grupları sırasıyla suya karışma riski taşır. Tıpkı İzmir Körfezi'ndeki dip tarama çalışmalarında da gördüğümüz gibi, toksik çamura yapılacak iyi hesaplanmamış fiziksel müdahaleler bile risklidir; uzaklaştırmaya çalıştığınız zehri suya yeniden karıştırabilirsiniz. Doğa her zaman öngörülebilir değildir. Söküm alanındaki o yüksek toksik birikim tabanda öylece dursa dahi, suyun kimyası değiştiği anda tüm denizel ekosistemi yeniden zehirleme potansiyeline her zaman sahiptir.
‘İNSAN SAĞLIĞI İÇİN DE TEHDİT’
Yeşim Hocam, bu ağır metallerin insan sağlığına gıda zinciri yoluyla etkisi tam olarak nedir? Ekolojik risk haritaları bu noktada bize nasıl bir rehber sunuyor?
Prof. Dr. Ebru Yeşim ÖZKAN: Sedimanda biriken bu kirlilik sadece deniz ekosistemini değil, doğrudan insan sağlığını da tehdit ediyor. Fitoplanktonlardan başlayıp balıklara ve nihayetinde sofralarımıza ulaşan kurşun, cıva ve kadmiyum gibi ağır metaller; karaciğer, böbrek ve iskelet sisteminde birikerek ağır fizyolojik hastalıkların yanı sıra insanlarda psikolojik tahribatlara da yol açabiliyor.
Bu durumu tersine çevirmek için rutin ölçümler yapmak tek başına yeterli değildir; toplanan verilerin uzman bilim insanları tarafından doğru yorumlanması şarttır. Örneğin biz bu projede, tehlikenin boyutunu tüm çıplaklığıyla gösteren 'ekolojik risk haritaları' çıkarıyoruz. Doğa, kirliliği belirli bir limite kadar tolere edebilir. Ancak o dayanma eşiği aşıldığında ekosistem çöker ve toparlanması imkânsız hale gelir. Biz 40 yılda İzmir Körfezi'ni bu eşiğe getirdik. Eğer doğru adımlar atılmazsa, 50-60 yıl içinde Aliağa Körfezi'nin de aynı hazin sonu yaşaması kaçınılmazdır.

‘GEMİ SÖKÜMDE DİP TARAMASI ŞART’
Serkan Hocam, tüm bu karamsar tablonun yanında projede umut verici, ekosistemi canlandıracak pratik uygulamalarınız oldu mu? Çözüm için yol haritası nedir?
Prof. Dr. Serkan KÜKRER: Tüm bu karamsar tablonun içinde umut verici gelişmeler de var elbette. Körfezin nispeten daha temiz olan iç kısımlarına yerleştirilen yapay resifleri (beton blokları) bir yıl boyunca izledik. Bu yapay resiflerin balıklar için güvenli birer sığınma ve üreme alanı oluşturduğunu, bölgedeki balık komünitelerinde ve canlı popülasyonunda sevindirici bir artış yaşandığını verilerimizle kanıtladık.
Ancak körfezin genelini, özellikle de gemi söküm tesislerinin bulunduğu alanı kurtarmak için acil eylem planlarına ihtiyacımız var. İlk olarak; tarım ve sanayi kaynaklı azot, fosfor ve ağır metal girişleri kaynağında kesilmelidir. İkinci olarak; söküm alanındaki toksik sedimanın dip tarama (dredging) yöntemiyle veya izole edilerek oradan uzaklaştırılması gerekiyor. 50 santimetreyi aşan derinliğe işlemiş bir kirlilikten bahsediyoruz.
Yeşim Hocam, bu noktada Serkan Hocanın bahsettiği dip tarama (dredging) işlemleri yapılırken bilimsel olarak nelere dikkat edilmesi gerekir? Yanlış zamanlama krizi büyütür mü?
Prof. Dr. Ebru Yeşim ÖZKAN: Fakat Serkan Hoca'nın bahsettiği dip tarama işlemlerinin zamanlaması çok kritiktir. Bu tarz fiziksel müdahaleler rastgele yapılamaz. Tarama işlemi; suda alg patlamalarının yavaşladığı, ekosistemin durağanlaştığı kış aylarında yapılmalıdır. İşlemi fitoplankton çoğalmasının olduğu bir dönemde yaparsanız, sedimandan suya karışacak organik maddeler devasa bir ötrofikasyonu (alg patlamasını) tetikleyebilir.
‘DOĞADA SİHİRLİ BİR DEĞNEK YOK’
Serkan Hocam, kurumlar ve karar alıcılar genellikle hızlı çözümler bekliyor. Doğada böyle hızlı ve mucizevi bir dönüşüm mümkün müdür?
Prof. Dr. Serkan KÜKRER: Özetle çözüm çok nettir. Karar alıcılar ve kurumlar genellikle; 'Öyle bir şey önerin ki bir yılda burayı temizleyip bitirelim' diyerek bizden sihirli bir değnek bekliyorlar. Ne yazık ki doğada böyle bir mucize yoktur. 60 yılda, onca sanayi ve tarım baskısıyla kirlenmiş bir ekosistemi bir yılda eski haline döndüremezsiniz. Çözüm mucizelerde değil; karadan, havzadan, tarımdan ve sanayiden denize ulaşan kirlilik yükünü istikrarlı ve kesin bir şekilde durdurmaktadır.
‘SADECE DENİZİN İÇİNİ TEMİZLEYEREK ÇÖZÜLEMEZ’
Dilek Hocam, çevre sorunlarına makyaj niteliğindeki müdahalelerin geçici olduğunu ve doğanın kurallarına uyulmadığında afetlerin kaçınılmaz olduğunu belirttiniz. Türkiye'den ve dünyadan verdiğiniz çarpıcı örneklerle bunu nasıl açıklarsınız?
Doç. Dr. Dilek Aykır AKDAĞ: Körfez kirliliği gibi kompleks ekolojik sorunlar, sadece denizin içini temizleyerek çözülemez; sisteme 'havza bütününde' ve mekânsal bir perspektifle yaklaşmak zorundayız. Projemizin çok disiplinli kurgusu tam da bu coğrafi zorunluluktan doğuyor. Birçok çalışma yalnızca durum tespiti yapar, kirliliğin miktarını ölçer ve sınırı orada çizer. Oysa biz, Güzelhisar Çayı'nı doğduğu kaynaktan denize döküldüğü noktaya kadar hidrolojik bir bütün olarak inceliyor ve kirliliğin asıl kök nedenlerine iniyoruz. Örneğin, Avrupa gümrüklerinden iade edilen ihraç tarım ürünlerindeki limit aşımı pestisit (zirai ilaç) yoğunluğu; aslında körfezi zehirleyen o devasa karasal yükün en somut göstergesidir. Doğru çiftçiye ulaşmadan, doğru denizi yaratamazsınız.
Doğal döngüleri ve mekânın coğrafi kapasitesini göz ardı ederek yaptığımız her müdahalenin bedelini afete dönüşen krizlerle ödüyoruz. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli'nin (IPCC) de net bir şekilde ortaya koyduğu üzere, insan kaynaklı baskı hidrolojik dengeleri kökünden bozdu. İklimlerin karakteristik özelliklerinin değiştiği, yaz aylarında bile şiddetli meteorolojik ekstremlerin yaşandığı bir dönemdeyiz. Kastamonu Bozkurt ya da Antalya sel felaketlerinde yaşadığımız bölgesel yıkımların temel nedeni budur: Coğrafyanın kurallarını yok saymak. Geçmişte derenin taşkın debisi hesaplanarak 5 kemerli inşa edilen tarihi bir köprünün altını doldurup 2 kemere düşürürseniz ve aktif taşkın ovalarını yerleşime açarsanız, doğa kendi yatağını yıkıcı bir şekilde geri alır.
Dolayısıyla, çevre sorunlarına geçici ve makyaj niteliğindeki müdahalelerle çözüm bulamayız. Marmara Denizi'ndeki müsilaj krizini hatırlayın; şikâyetler artınca yüzeydeki kütleyi mekanik olarak sıyırmak ekranlardaki krizi çözdü ama denizin içindeki asıl ekolojik çöküşü durdurmadı. İklim değişikliğine bağlı olarak okyanus ve denizlerdeki boyutlu termohalin (ısı ve tuza bağlı) akıntılar değişirken, asıl kirlilik Bandırma'dan Erdek'e kadar dipte tüm yıkıcılığıyla duruyor. Neden? Çünkü sorunun karadaki kökenine inilmedi. Sürdürülebilir ve kalıcı çözümler günübirlik yüzey temizlikleriyle değil; karayı, denizi ve iklimi tek bir mekanizma olarak kabul eden, tavizsiz ve bilimsel bir 'havza yönetimi' politikasıyla mümkündür. Unutmayalım ki doğada geriye dönüş ancak bu radikal ve bütüncül bakış açısıyla sağlanabilir.

‘GEMİ SÖKÜMDE KURU HAVUZ SİSTEMİ ŞART’
Serkan Hocam, o halde ekonomik büyüme ile çevre koruma arasındaki o hassas dengeyi Aliağa'da ve özellikle gemi söküm sektöründe modern teknolojilerle kurmak mümkün müdür?
Prof. Dr. Serkan KÜKRER: Aliağa Körfezi'nin iç kısımları, gemi söküm tesislerinin Ege Denizi'ne bakan daha açık bir konumda yer almasının da etkisiyle, henüz geri dönülmez bir ekolojik yıkım noktasına ulaşmış değil. İç körfezde balık popülasyonlarının halen canlılığını koruyabilmesi, ekosistemin umut vadettiğini gösteriyor. Ancak tespit ettiğimiz yükselen kirlilik ivmesi, iş işten geçmeden acil önlem alınması gerektiği yönünde çok net bir bilimsel uyarıdır. Gemi söküm alanı ise başlı başına ele alınması gereken acil bir müdahale bölgesidir. Söküm işlemlerinin karada ve açık havada yapılması yerine; toksik maddelerin denizle irtibatını tamamen kesen 'kuru havuz' sistemleri gibi kapalı ve modern mekanizmalara geçilmesi şarttır. Sanayi, liman faaliyetleri ve tarım, artan nüfusun ihtiyaçları için elbette var olmak zorundadır. Burada asıl mesele sektörleri durdurmak değil; ekonomik büyüme ile çevre koruma dengesini kurarak, süreci ilkel yöntemlerle değil 'sürdürülebilir' teknolojilerle yürütmektir.
‘KAPATMAK KİRLİLİĞİ BAŞKA YERE TAŞIR’
Yeşim Hocam, bu sanayi kollarını kapatmak yerine dönüştürmekten bahsettik. Peki bu projenin nihai vizyonu ve Türkiye'nin diğer körfezleri için taşıdığı pilot bölge değeri nedir?
Prof. Dr. Ebru Yeşim ÖZKAN: Gemi söküm sektörü ciddi bir ekonomik yatırımı temsil ediyor. Bu tesislerin tamamen kapatılmasını önermek gerçekçi bir çözüm yaklaşımı değildir; çünkü tesisleri kapattığınızda kirliliği bitirmiş olmaz, sadece 15-20 yıl sonra başka bir kıyı şeridini zehirlemek üzere sorunun yerini değiştirmiş olursunuz. Odaklanmamız gereken nokta, bu sökümün yapılıp yapılmaması değil; hangi çevresel standartlara ve teknolojik süreçlere tabi tutulduğudur. Bununla birlikte, Aliağa Körfezi bu devasa araştırmamızın aslında bir 'pilot bölgesi' niteliğinde. Nihai vizyonumuz; geliştirdiğimiz bu multidisipliner metodolojiyi Türkiye'nin tüm denizlerine ve körfezlerine entegre etmektir. Amacımız, ülke denizlerinin çevresel değişimini ve kirlilik hızlarını birbirleriyle kıyaslanabilir hale getiren kapsamlı bir 'ulusal ekolojik sistem haritası' ortaya koymaktır."
'SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK İLKESİ MERKEZE ALINMALI’
Dilek Hocam, son olarak 'sürdürülebilirlik' felsefesinin tüm bu anlattıklarınızın kilit taşı olduğunu vurguladınız. Gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmak adına röportajımızı nasıl noktalamak istersiniz?
Doç. Dr. Dilek AYKIR AKDAĞ: Bu noktada Serkan ve Yeşim hocalarımın da altını çizdiği 'sürdürülebilirlik' kavramı, coğrafya bilimi başta olmak üzere tüm doğa ve insan bilimlerinin kilit taşıdır. Hızla artan küresel nüfusun beslenme, enerji ve sanayi gibi ihtiyaçlarını yok sayamayız. Ancak bu mekanizmayı işletirken doğanın taşıma kapasitesini aşmamak, kaynakları tüketmeden gelecek nesillere yaşanabilir bir yeryüzü bırakmak zorundayız. Projemizin de temel felsefesi olan bütüncül yaklaşım bize şunu kanıtlıyor: Gerçek bir ekonomik veya endüstriyel kalkınma, ancak çevresel döngülere saygı duyan ve 'sürdürülebilirlik' ilkesini merkeze alan politikalarla mümkündür.