EMEP Gaziantep Milletvekili Sevda Karaca, son günlerde Türkiye’de yaşananların bir çelişki değil, iktidarın aynı anda hem “çözüm” söylemi üretip hem de baskıyı artırarak varlığını sürdürmesinin bir sonucu olarak değerlendirdi. Meclis’in halkı tam temsil etmediği belirten Karaca, asıl gücün işçilerin örgütlü mücadelesinde olduğu ifade etti.
İzmir’i bir “emek kenti” olarak gördüklerini vurgulayan Sevda Karaca, hem iktidarın hem de muhalefetin belediyeleri “şirket gibi” yönettiği, kaynakların halk için değil belirli çıkar grupları için kullanıldığı dile getirdi. Yerel yönetimlerin seçimden seçime işçileri güvencesiz bırakan bir yapıya dönüştüğü ifade eden Karaca, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde uygulanan “havuz sistemi”, sürgün ve mobbing iddialarına tepki gösterdi.

ÇELİŞKİ DEĞİL SİSTEMİN İŞLEYİŞİ
Genel bir sorudan başlamak istiyorum. Türkiye’de bir yandan Kürt meselesi üzerinden demokratikleşme adımları konuşulurken bir yandan da sendikacılar, gazeteciler, belediye başkanları tutuklanıyor. Oldukça tezat yürüyen bir süreç olduğunu söylemek mümkün. EMEP, kendisini bu sürecin neresinde konumlandırıyor?
Şöyle net koymak lazım: Türkiye’de yaşanan şey bir “tezat” değil, iktidarın nasıl ayakta kaldığının bir göstergesi. Bir yandan Kürt meselesi konuşuluyor, öte yandan sendikacılar, gazeteciler, belediye başkanları tutuklanıyor. Bu iki tablo birbirine zıt değil. Tam tersine, aynı politikanın iki yüzü. Çünkü iktidar Kürt sorununa demokratik çözüm aradığı için değil; bölgedeki gelişmelerden pay kapmak, masada elini güçlendirmek için hareket ediyor. Ortadoğu’da enerji yolları, ticaret hatları, yeniden paylaşım kavgası kızışmış durumda. Türkiye’deki iktidar da bu denklemde hem taşeronluk hem paydaşlık peşinde.
Bu yüzden Kürt meselesini bir demokrasi, eşitlik, halkların birlikte yaşam meselesi olarak değil; dar bir “güvenlik” başlığına sıkıştırıyor. Eşit yurttaşlık, statü, halkın iradesi gibi temel konuları ise bilinçli biçimde masanın dışına itiyor.
Biz Emek Partisi olarak buraya itiraz ediyoruz. Kürt sorunu açık bir biçimde eşit haklar ve demokrasi sorunudur. Kürt halkının eşit varlığının tanınması, hukuki güvenceye kavuşması meselesidir. Bu temel kabul edilmeden yürüyen hiçbir tartışma gerçek bir çözüm üretmez.
Öte yandan ülkedeki baskı politikalarına da buradan bakıyoruz. Tek adam rejimi varlığını daha fazla baskı, daha fazla hukuksuzluk, daha fazla yoksulluk üzerine kurmuş durumda. Bu düzenin devam edebilmesi için toplumdaki itirazın bastırılması gerekiyor. O yüzden bir yandan “çözüm” konuşulurken, diğer yandan tutuklamalar artıyor. Bu bir çelişki değil; sistemin işleyişi.
Bizim açımızdan asıl mesele şu: Bu tabloyu değiştirecek olan şey yukarıdaki pazarlıklar değil, aşağıdaki örgütlü güçtür. Kürt ve Türk emekçilerinin ortak mücadelesidir. İşçiler kendi hakları için, kadınlar eşitlik için, gençler gelecek için mücadele ederken; bu mücadelelerin birleşmesi, aynı zeminde buluşması gerekiyor. Kürt sorununun demokratik çözümü de ancak böyle bir birleşik mücadeleyle mümkün. Bugün ihtiyaç olan şey tam da bu: Parçalı tepkiler değil, ortak bir hat. Dağınık itirazlar değil, örgütlü bir güç. Çünkü bu düzenin yarattığı eşitsizlikten kim zarar görüyorsa, çözüm de onların birlikte kuracağı mücadelede yatıyor.
MECLİS HALKIN GERÇEK TEMSİLCİLERİNDEN OLUŞMUYOR
EMEP, söylemini demokrasi, sosyalizm, işçi-emekçi iktidarı üzerinden kuruyor. Meclis kürsüsünde de anlamlı bir muhalefetiniz var. Buradaki tılsımlı konu hedef kitleniz olan işçi emekçilerin sizi anlayabilmesi… Anlaşılabildiğinize inanıyor musunuz?
Meclis, Emek Partisi için tek ve belirleyici alan değil. Bizim için orası, işçi ve emekçilerin mücadelesini görünür kıldığımız araçlardan sadece biri. Bugün parlamentoların nasıl işlevsizleştirildiğini biliyoruz. Tek adam rejimi altında Meclis, büyük ölçüde sarayın onay mekanizmasına indirgenmiş durumda. Ama aynı zamanda geniş halk kesimleri için hâlâ söz söylemenin, temsil edilmenin tek yolu gibi görülüyor. Bu yüzden biz de o kürsüyü kullanıyoruz. Ama ne yaptığımızı bilerek kullanıyoruz.
Şunu açık söylemek lazım: Bu Meclis, halkın gerçek temsilcilerinden oluşan bir Meclis değil. Büyük ölçüde patronların, sermaye temsilcilerinin ağırlıkta olduğu bir yapı. Böyle bir yerde işçi sınıfının taleplerinin kendiliğinden karşılık bulmasını beklemek gerçekçi değil.
O yüzden bizim Meclis’te yaptığımız iş, sadece konuşmak değil; bir teşhir faaliyeti yürütmek. İşçilerin yalnız olmadığını göstermek, onların sesini daha geniş kesimlere taşımak ve aynı zamanda bu düzenin nasıl işlediğini açığa çıkarmak. Ama asıl mesele Meclis değil.
Bugün Türkiye’de işçi sınıfı çok zor koşullarda mücadele ediyor. Sendikal örgütlülük zayıf. Var olan yapıların önemli bir kısmı bürokratikleşmiş, işçiden kopmuş durumda. Üstelik iktidar sendikal alanı da kendi denetimine alarak işçi sınıfını kontrol etmenin araçlarından biri haline getirmiş durumda.
Buna rağmen son 5 yılda işçi sınıfı çok sayıda direniş ve mücadele deneyimi ortaya koydu. Küçük büyük demeden, birçok yerde hak arama mücadelesi verildi. Bu çok önemli. Çünkü aynı zamanda Türkiye’de büyük bir dönüşüm yaşanıyor. Ülkenin dört bir yanında yeni sanayi bölgeleri kuruluyor, her yer bir sömürü havzasına dönüşüyor. Bu da işçi sınıfını büyütüyor, genişletiyor. Ama aynı zamanda yeni bir arayışı da beraberinde getiriyor. İşçiler bugün sadece haklarını aramıyor; seslerini duyuracak, deneyimlerini paylaşacak, birlikte hareket edebilecekleri yolları da arıyor.
Bizim Meclis’teki varlığımız tam burada devreye giriyor. O kürsüyü, bu seslerin daha fazla duyulması için kullanıyoruz. Ama şunun da altını çiziyoruz: Ne Meclis kürsüsü, ne sendika koltukları, ne de televizyon ekranları… Bunların hiçbiri tek başına çözüm değil. Asıl çözüm, işçilerin kendi örgütlülüğünde.
Emek Partisi olarak bizim iddiamız da burada: İşçi sınıfının diliyle konuşmak, onun mücadelesini görünür kılmak ve bu mücadelelerin birleşeceği zemini büyütmek. Bu çok acil bir ihtiyaç olduğu için anlaşılmaz bir durum yok. Ama elbette görünür olmak, işçilere ulaşmak, işçilerin sözüne dayanak olmak noktasında zorluklarımız var. Mesela herkes yoksulluktan söz ediyor, daha fazla mucadele dayanağı olmaktan söz ediyor, sosyalistler şöyle yapmalı böyle yapmalı diye söz söylüyor ama örneğin bizim ilmek ilmek yürüttüğümüz işçi çalışmasını, işçilerin diliyle söylediğimiz sözleri muhalif medyada bile ekranlara çıkarmıyor. Varsa yoksa "yüksek siyaset" olarak görülen tartışmalar, anlamı sorgulanacak tartışma programlarında hep aynı kafalar. Bu da anlaşılır ve görünür olma konusunda bir handikap elbette.
Ama biz şuna inanıyoruz: İşçi sınıfı en doğru testi yapar. Samimiyet testini de, mücadele testini de. Biz de o testten geçmenin tek yolunun laf değil, pratik olduğunu biliyoruz. O yüzden hem Meclis’te hem sokakta aynı şeyi yapmaya çalışıyoruz: İşçinin gerçek sözünü büyütmek, bizzat mücadelenin içinde sınanmak ve yürüyüş yolunu açmak.
YEREL YÖNETİMLER ARPALIK HALİNE GETİRİLDİ
Gaziantep Milletvekilisiniz ancak İzmir’de gerçekleştirilen işçi eylemlerinde sık sık sizleri görüyoruz. Kent gündemiyle ve meseleleriyle de ilgilendiğini izliyoruz. İzmir’e partinizin özel bir ilgisi var mı?
Emek Partisi, ülkenin dört bir tarafındaki serbest bölgelere, limanlara, depolara sahip olan tüm emekçi kentlerinde çalışma yürütüyor. İzmir, bir emek kenti olarak Emek Partisi için özel bir yerde duruyor. Emek Partisi’nin İzmir’deki varlığı uzun yıllara dayanan, işçi-emekçi mücadelelerinin içinden doğmuş bir parti olarak kadim bir varlık. Dolayısıyla İzmir’deki her işçi mücadelesinde partimizin emeği vardır.
Partimizin işçi sınıfından devraldığı birikimi her güncel direnişte paylaşmak gibi bir sorumluluk hissediyoruz. Parlamentoda 2 vekilimiz olmadan önce de işçilerin ortaya koydukları mücadelenin içinde yer alıyorduk. Vekillik olanaklarıyla sürdürülen mücadelelerde hem mücadelenin görünür kılınması hem de işçilerin moral bulması, hem de yürüyen mücadelelerin ortak bağını ve taleplerini daha ileriden gösterme olanağı sunması için elimizden geldiği kadarıyla İzmir’de ortaya çıkan mücadelelerde işçi sınıfı ile yan yana durmaya çalıştık. Bunu bir sorumluluk olarak görüyoruz.
İzmir son 10 yıldır çok fazla mücadeleye tanıklık etti. Yerel yönetim işkolunda ortaya çıkan mücadele dinamiklerinin, bu ülkede yerel yönetim emekçilerinin durumu, koşulları, talepleri, mücadele deneyimleri; iktidar ile muhalefet arasındaki gerilimin işçilerin hakları söz konusu olduğunda nasıl bir anda ortadan kalkıp uzlaştığını gösteren çok önemli sonuçlar çıkardığı bir mücadele dinamiği var.
Yerel yönetim emekçileriyle de çalışma alanlarında buluşarak, ülkenin her tarafından çok çeşitli başlıklarla gündem olan yerel yönetim emekçilerinin durumunu ortaya koymaya çalışıyoruz. Yerel seçim döneminde İzmir’e gelmiştim. Park bahçelerde, ofislerde çalışan emekçilerle, bu şehri her gün temizleyen emekçilerle yan yana geldiğimizde onlara şunu söylemiştik: Belediye emekçileri yerel seçimlerde sadece oy kullanmıyor, kendi patronlarını da seçiyorlar.
Yerel yönetimlerin arpalık haline getirilmesi, her yeni seçim döneminden sonra her yeni gelenle birlikte yerel yönetim emekçilerinin yeniden ekmek kaygısına düşmek durumunda bırakılmaları, muhalefeti ve iktidarıyla yerel yönetimlerin nasıl ele alındığını gösteren önemli bir dinamik.
Mesele belirli siyasi pozisyonlarda ne düşündüğünüz ve nasıl muhalefet ettiğiniz değil; bizim için asıl ayrışma noktası sınıf siyasetindeki ayrım. Emekçinin hakkını yiyen, bu hakkı çiğnerken iftiralarla emekçinin onuruyla oynayan herhangi bir yönetimin muhalefetten ya da iktidardan olmasının bir önemi yok. Bizim açımızdan çektiğimiz çizgi sınıf çizgisidir.
Bu yüzden son dönemde bu mücadelenin güncel olduğu İzmir’de tartışmalara dahil olduk. İlginç bir biçimde liman, metal, tekstil işçilerine kadar İzmir’in bir emek kenti olduğunu gösteren önemli direnişlere de ev sahipliği yaptı. Bunların her biri işçi sınıfı açısından özel deneyimler. Hem bu deneyimlerde yer almak hem de mücadeleler İzmir’de kazanıldığında tüm memlekette kazanacağı bilgisiyle emekçilerle yan yana olmaya çalıştık.
KAYNAKLAR KİMİNLE BERABER KİMİN İÇİN KULLANILIYOR?
İzmir’de özellikle ilçe belediyelerde yaşanan mali sorunların faturasının işçilere kesildiği yönünde değerlendirmeler var. Birçok belediyede zaman zaman maaş sorunu dolayısıyla grevler yaşanıyor. Belediyelerin yaşadığı mali sorunlarının faturasının işçiye kesilmesini siz nasıl yorumluyorsunuz?
AKP iktidarı kurulduğundan beri yerel yönetimlere önem atfetti. Yerel yönetimlerdeki siyaset üzerinden memlekette de sermaye iktidarı olarak varlığını korudu. Halkın gündelik ihtiyaçları, yaşam koşullarının iyileştirilmesi, altyapı, eğitim, çevre ve doğaya kadar insan hayatını etkileyen bir varoluşları var.
Bir yurttaş olarak yerel yönetimle kurduğunuz ilişkinin karşılıklı olması gerekir. Karar hakkına sahip olmak, ödediğiniz vergilerin nereye harcanacağına ilişkin belirleyici noktada olmak ve kentin tamamının gündelik hayatı nasıl yaşayacağına ilişkin belirleyici bir konumda olmak gibi birtakım sonuçlar doğurması gerekir.
AKP iktidarı, memleketi yönetirken nasıl “şirket gibi yönetiyoruz” dediyse, yerel yönetimleri de şirket gibi yönetmenin en temel dayanağı olarak gördü. Muhalefetin de yerel yönetimlerde iktidar olduğu durumlarda AKP’nin şirket gibi yönetme anlayışından farklı bir yönetim anlayışı sergileyemediğini gördük. Adı her ne kadar sosyal demokrat belediyecilik olsa da siz gerçekten halkın kaynakları olarak elinizin altında olan bütçeyi hangi saiklerle, hangi ilkelerle, hangi önceliklerle, kimin için ve kimle beraber paylaşıyorsunuz? Bu çok temel bir mesele.
AKP’nin ülkeyi şirket gibi yönetiyor olmasının sonuçlarını özelleştirmelerde gördük. İnsanların en temel ihtiyaçlarının para ödemeye bağlanmasıyla birlikte bunun sonuçlarını memleketin yağmalanması olarak yaşıyoruz. Kendisini halkçı belediye olarak ifade eden yerel yöneticilerin de var olan kaynaklarını kiminle beraber, kimin için kullandığına bakmalıyız.
Elbette iktidar yerel yönetimleri kaybetmenin faturasını çıkaracaktı. Karşısına Cumhurbaşkanı adayı olarak çıkan İmamoğlu’na yaptıkları gibi. Bunu memlekette bilmeyen yoktu. Tüm bu operasyonlara, kısıtlamalara ve engellemelere rağmen karşısında halkçı belediyecilik yapabilmenin temel dayanağı, halkla beraber var olan kaynakların nasıl kullanılacağına karar vermektir. Bu şekilde cendereden çıkılabilirdi. Bunu tercih etmeyenin, bunun karşısında şikâyet etme hakkı yok.
İktidar cenderesini kırmak için yapılması gereken, emekçilerle ve örgütlü halk kesimleriyle açık ve şeffaf bir biçimde süreci anlatmaktı. Neyin nasıl önceliklendirileceği ve bazı durumlarda kimin nasıl sabır göstereceğini halkın karar verebileceği bir sürecin açılması, kıyımları önlerdi. Emekçinin onuruyla oynayan tutumları görmek durumunda kalmazdık.
Muhalefetin de aslında bir şirket gibi yönettiği belediyelerde hangi çıkar grubunun nasıl ihya edildiği de ortaya çıkardı. Bunu tercih etmeyenin, sırtını halka yaslamayanların ortaya çıkan tüm zorlukların faturasını halka çıkarmaya hakları yok.
YEREL SEÇİMLERDE BELEDİYE İŞÇİLERİ KENDİ PATRONUNU SEÇER
İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde uygulanan havuz sistemini nasıl buluyorsunuz? İşçilerin havuza atılması ve aylarca orada bekletilmesi çok tepkilere yol açmıştı. Hali hazırda 80 işçinin daha havuzda kaldığını ve onlara yer bulmaya çalıştıklarını dün sendika temsilcileri açıkladı. Sol sosyalist siyasi partiler İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ı, işçilere yönelik söylemleri sebebiyle sık sık işçi düşmanı ilan ediyor.
Cemil Tugay’ın sorumluluğu altında çalışan emekçilerin ne düşündüğü, onun sıfatlarını belirleyecek temel şeydir. İşçilerine sormak lazım. Bugün bu şehri her gün yeniden üreten ve hayata hazırlayan belediye emekçilerinin yerel yöneticiyle ilgili ne düşündüğü önemlidir.
Gördüğümüz kadarıyla, nihayetinde İzmir’de yerel yönetim emekçilerinin sendikalaşma süreçlerinde de son yıllarda önemli deneyimler yaşandı. Bugün var olan hakların çeşitli siyasi parti temsilcilerinin, belediye yöneticilerinin uhdesiyle ve onların müjdelemesiyle ortaya çıkmış haklar olmadığını; mücadele ile elde edilen haklar olduğunu biliyoruz.
Her yerel seçim, belediye emekçilerinin kendi patronunu seçme seçimidir. Siyasi partilerin yerel yönetimleri seçimleri kazanmak üzere vaatler dağıtabilecekleri, kentin temel ihtiyaçlarının karşılığı olarak personelin hangi koşullarda çalışacağı konusunda halkla beraber işletilecek süreçler işletmeden, doldur-boşalt yöntemiyle kendi kişisel dükkânları haline getirmesinin sonuçları emekçilere ödetilemez. Bu çok hakkaniyetsiz.
Havuz sisteminin dışında da çeşitli sürgünler, mobbing haberleri gibi hukuki olmayan yöntemlerle işçilerin bezdirilmeye çalışıldığını, biz bunu bizzat kendilerinden dinledik. İzmir’den tüm ülkeye yükseltilen ses ne yazık ki belediye emekçilerinin aldığı söylenen yüksek maaşlar oldu. Belediye yöneticileri tarafından gerçeğin sesinin kısıldığı bir süreç yaşandı.
İşçilerin var olan haklarını kimsenin uhdesiyle değil, bizzat kendi mücadeleleriyle kazandığı gerçeğinin daha çok ortaya çıkıyor olması gerekirdi. Burada yapılması gereken temel şey, bu hakların nasıl bir mücadeleyle elde edildiğini İzmir halkına anlatmaktı.
Bir kentin yönetimine, o belediyede çalışan işçinin ve o hizmetten yararlanan halkın yönetimin parçası olma olanağı bulamadığı her koşulda, yerel yönetimlerin birilerinin elinin altında bir sonraki seçime oy deposu olarak kullanılacak bir alan haline gelmesi kaçınılmaz bir sonuçtur.
Halkın geniş kesimlerinin kendini ifade edebildiği alanlarda örgütlenmesinin bu memleket için ne kadar hayati olduğunu gördük. Bu örgütlülüğün söz sahibi olamadığı her koşulda tek adamlar karar yetkisini avuçlarının içinde tutar. Bugün AKP iktidarının saraydan yaptığı şey de bu, yerel yönetimlerin kendi küçük belediye saraylarından yaptığı da bu.
Biz bunu sadece “bu başkan olmadı, başka dönem başkasına oy vereyim, irademi ona devredeyim” gibi bir şeyle değiştiremeyeceğimizin çok açık olduğunu düşünüyoruz. Bu, iki seçim arasında ne kadar örgütlü olduğumuzla ilgili bir durum. Bunu yapmadığımız sürece bugün belediye emekçilerine uygulanan şey; yarın çeşmesinden akmayan sudan şikâyet eden, yollardaki koca deliklerden şikâyet eden, yoksulluktan şikâyet edenlerin şikâyetlerinin artarak devam etmesine neden olacak.
ÇÖKME OPERASYONU
İzmir’de birçok insana iş öğreten ve meslek edindiren bir yer olan Meslek Fabrikası’nın mülkiyeti Vakıflar Bölge Müdürlüğü’ne geçti. Bu, İzmir’de bir direnişle karşılaştı ve 15 günlük tahliye ertelemesi geldi. Muhalefet, taşınma girişimini “çökme operasyonu” olarak değerlendirdi. Siz bu yapılan taşınmaz devrini nasıl yorumluyorsunuz?
Uzun zamandır ülkede tarihsel zenginliklerin, doğal kaynakların ve kültürel değerlerin açık bir yağma operasyonuna tabi tutulduğu çok net. Taş taş üstüne koymayan, ülkenin tarihsel zenginliklerini korumak adına bütçe ayırmayan, bunun için personel istihdam etmeyen ve tüm bu alanları büyük sermaye gruplarının yağmasına açan iktidar, dişle tırnakla kurulmuş, kentin hafızası olan alanların da üstüne konma konusunda uzun zamandır büyük bir operasyon yürütüyor. Bu yapılanın adı gerçekten bir “çökme operasyonu”. Ancak bu operasyonun sadece muhalefetin iktidar olduğu şehirlerle sınırlı olmadığını gören bir yerden bakmamız gerekiyor. Tüm yurttaşların tarihsel mirası olan alanlara sahip çıkması gerekiyor.
Deprem bölgesinde tarihsel miras alanlarının halkın vergileriyle yeniden yapılandırılıp sonra 99 yıllığına çeşitli sermaye gruplarına peşkeş çekildiği örnekleri yaşıyoruz. Bu alanlara İzmir halkının sahip çıkmış olması çok kıymetli. Mevzu sadece buralar değil. Memleketin tüm yer altı ve yer üstü zenginliklerini sermaye gruplarına peşkeş çekme konusunda hiçbir imtina taşımayan iktidarın politikasıyla ilgili olduğunu görmek ve itirazı buradan yükseltmek gerekiyor.