Uzun zaman oldu biliyorum. Ama döndüm sonunda! Bencilce bir ifadeyle en çok yazmayı özlediğimi söylemeliyim. Yazılarımı okuyan sizleri de…
Uzak kaldığım süre içerisinde çok ilginç yolculuklar yaptım. Bilmediğim yeni insanlarla tanıştım ve bilmediğim yabancıların bana aslında ne kadar yakın, bilip de tanıdığımı sandığım insanların ise ne kadar yabancı olduğunu keşfettim…
Uzun yolculuklar fiziki anlamda kısmen gerçekleşti. Uzun yolculuklarımın çoğunluğu ise mecazi mealde gerçekleşenlerdi!
Bu uzun yolculuklardan biri de iç dünyama yaptığım yolculuktu. Sanırım arada sırada ya da sık sık hepimizin bu iç yolculuklara çıkması iyi olur.
Yolculuklarımın her birinin ayrı ayrı hikayesi var. Bu öyküler direkt olarak hiç kimseyi ilgilendirmeyebilir. Ama kanımca, hepsinde hepimizden bir parça var…
Kısa olan birini aktarmak istiyorum;
Amerika'daki bir bayan arkadaşımdan söz edeceğim. On beş yaşında, liseye giden kızıyla yaşıyor. Arkadaşımın ailesi yani anne, baba ve erkek kardeşi şu an yaşadığımız eyaletin çok uzağında, Newyork'a yakın eyaletlerden birinde oturuyor.
Arkadaşımla koleje giderken yaklaşık 4 yıl önce tanışmıştık. Aramızda çok sıkı bir bağ olduğunu söyleyemem. Komik gelebilir ama İngilizce'yi kötü bir aksanla konuştuğum halde, kolejde sınıfımın en iyi notları alan öğrencisi bendim. Arkadaşım ise bazı derslerde zorlanıyor ve bu yüzden sık sık benden ders konusunda yardımımı istiyordu.
Nihayet 2 yıl önce koleji bitirebildik. Ben birincilik derecesi almama rağmen hiç bir iş müracatıma olumlu cevap alamadığım için epey sıkıntıdaydım. Arkadaşım ise lisansını aldığının ertesi günü iş bulmuştu. Bir yıl hangi tanıdığıma rica ettiysem, kimseden dişe dokunur bir yardım görmemiştim.
Ancak arkadaşım, daha işe girerken, bana yardımcı olacağına söz vermişti. Bir gün, çalıştığı yerin ihtiyacı olduğunda, bizzat devreye girerek, müdürüyle konuştu ve halen çalıştığım işe girmemi sağladı.
O'na minnettardım. Aradan bir yıl geçmeden arkadaşım kanser olduğunu öğrendi. Önceleri, bunu ben dahil herkesten gizli tuttu ve kimsenin telefonlarına cevap vermedi. İşe de gelmediği için O'ndan haber alamıyorduk. Aylarca inatla telefonlarına yalvarmayla dolu mesajlar bıraktım beni araması ve neden işe gelmediğini söylemesi için. Artık ağlamayla karışık mesajlar bırakmaya başlamıştım ki, sonunda bana cevap verip, olan biteni anlattı.
Ben de O'na yanında olmak ve elimden ne geliyorsa yapmak istediğimi söyledim. Zamanla, benden ve eşimden, kendisini hastahaneye kemoterapiye götürmek gibi konularda yardım istemeye başladı. Daha sonra da kızını, hastahaneye yattığı günlerde, bizde, yatılı bıraktı.
Türkiye'ye bir süre önce yaptığım ziyaretin ertesinde ise bu kısa öyküyü anlatmama neden olan bir durum gelişti. Arakadaşım, kendisine bir şey olması halinde kızını evlat edinmem ve bizimle yaşamasını kabul etmem için söz vermemi istedi. Oysa, arkadaşımın kızını emanet edeceği bir ailesi ile benden çok daha samimi olduğu ve on yıllardır tanıdığı Amerikalı arkadaşları vardı.
Arkadaşıma 'neden ben' diye sormadım. Galiba sorunun cevabını biliyordum.
Bu cevap; Anadolu coğrafyasında doğmanın, yetişmenin, örf ve adetlerimizin bizi yoğuran, biçimlendiren kültürel dokusunda, bize vicdanı öğreten terbiye ve töresinde gizliydi…
Arkadaşım, koyu bir Hristiyan olmasına rağmen, dini inancımız, milliyet ve etnik kökenimize aldırmadan, bana ve aileme baktığında, kadim Anadolu medeniyetinin insani değerlerini sezebiliyor ve bize çocuğunun geleceğini emanet edebilecek kadar güven duyuyorsa, bundan hepimiz için çıkarılacak dersler olmalı diye düşündüm.
Demem o ki; Anadolu'yu Anadolu yapan medeniyetlerin mirasçısı tüm kavim ve halkların barış, özgürlük ve eşitlik koşulları içinde yaşayacağı güzel günlere kavuşmak dileği ile tüm savaşlara, tüm katliamlara, tüm ölümlere bir kez daha HAYIR!, bin kez daha HAYIIIIR! diyorum…