yük.. yazarken, ne kadar hafif geldi oysa…
tipografik ilişkisi çok kötü üç harfin, yanyana gelmiş hali eşittir yük… kısa ama ağırlık veren bir kelime. 'sadece bana mı' diyerek, tdk'ya başvurdum. ister hayvan.. ister araç.. isterse de insan olsun, taşıdığı şeylerin hepsine yük denebiliyormuş!..
…
geçtiğimiz günlerde alsancak'ta, arasıra toplantıya gittiğim bir iş merkezine, her zaman ki gibi, adım attım. üst katlardan birine ulaşmak için, asansöre yaklaştım. hafiftim… yalnızdım… ruhum aydınlık, ortam ise biraz karanlık idi. asansörün gelişini beklerken, etrafa bakınmaya başladım. duvarda bir takım uyarı yazıları vardı. itina ile, acele etmeden, tek tek okumaya başladım. birine, önce aklım sonra da yüreğim takıldı: ASANSÖRDE YÜK TAŞIMAK YASAKTIR. hiç olmadığım kadar uslu bir çocuk gibi, söz dinledim ve merdivenlere yöneldim. ağırdım… yalnızdım… ruhum aydınlık, ortam ise biraz karanlık idi. kalbimden beynime hızla ulaşan bir mesajla, itiraz etmeden, merdivenlere yönelmiştim. yük taşımak, asansörde yasak ise; bazı ağırlıkları hafifletmeden… süreyi kısaltmadan taşımak, bakalım nasıl bir şeydi?
…
birinci kat…
henüz çok erken gibi görünse de, yükün ağırlığı henüz o kadar rahatsız etmemekte… ancak, yük altına girdiğimin farkındayım…
ikinci kat…
yüzüm gülmekte… yükümle vedalaşmak gibi bir mecburiyeti henüz hissetmiyor, hala savunmalar üretiyorum.
üçüncü kat…
merdivenleri tırmanırken, düşündüklerim ve soluk alış-verişlerim, bu kattan itibaren değişmeye başlıyor. artık, pek de yüzüm gülmüyor.
dördüncü kat…
yükümle başbaşayız, artık. inkar edilebilecek bir durum yok. bu yük, keşke bir eşya olsaydı.
beşinci kat…
ağırlığım… iç sıkıntım… nefsime yediremediğim bu durumu, herkesin duyabileceği soluk alışlara dönüştürdü. bırakmak istediğim bu yük, keşke bir eşya olsaydı. iki elimin arasından, kaymasına izin vererek, ne kolay olurdu bırakmak!..
altıncı kat…
nefesim kesiliyor… tedirginlik veren şey, engel olan durum; içimdeki aşırı yükün (ağırlığın) bir insan olması!..
yedinci kat…
kendime yük olduğumun… yükler üretmede de, çok yaratıcı olduğumun net olarak farkındayım. insan olarak taşıyabileceğim yüklerin, ağırlığını tartabildiğim bir kattayım. soluğum, artık bana 'yeter' diyor!..
sekizinci kat…
sanırım, içimin yüklüğüne ulaştım. doğru kattayım. yükte ağır ne varsa, içimden gelerek atacağım aşağıya!.. devrilen sekizin sonsuzluğunda, kurtulacağım yükümden, varsa yükümlülük adlettiğim ilişkilerimden!..
…
merdivenleri çıkarken, her bir adımda daha da ağırlaşmıştım. bedenimden çok, içimdeki şey(-ler)in ağırlığı idi, beni yavaşlatan. evet, bir yüküm vardı: bir sene iki aydır, içimde taşıdığım. kanım gezindikçe, kalbimden bütün bedenime pompalanan, bir yük. bununla yüzleşebilme vakti!.. hatta, taşıyabildiğim miktarı çoktan aşan bu yükü, artık salıverme vakti!
…
sandalla nehirleri aşdım. şimdi, sandalı aşmalıyım!..*
…
sürenin kısalması, anladım ki; yükün ağırlığını azımsatan bir durum imiş. asansörün yoksunluğu, hiç bitmeyecekmiş gibi görünen merdivenlerin uzunluğu, taşıdıklarımı; gerçek ağırlıklarıyla bütünüyle hissettiğim bir zamana götürdüler beni. balık hafıza formatına geçip, arkalarda saklanan… ama kimsenin, bazen kendimin de göremediği yüklere dönüştürdüğüm; KİMLERİ - ŞEYLERİ, YÜK ODAMDAN ÇIKARMA VAKTİ!.. kararlıyım… depolama dönemi bitti!..önümüzdeki günlerde, yük asansörü olan yüksek bir binaya çıkıp, yüklerimi havalandırıp onlarla birebir yüzleşeceğim. kuru yüklerimi ayıracağım… sırtımdan omuzuma, oradan da ruhuma yük olanları, en yüksekten gönül ferahlığıyla bırakacağım…
* hediye gibi olan bu cümle için; teşekkürler, Ahmet Durul… sandalı aştım:))