İzmir’in simge isimlerinden Hasan Tahsin etrafında yıllardır süren tartışmalar, yalnızca tarihsel bir figüre ilişkin farklı değerlendirmeleri değil, aynı zamanda kolektif hafızanın oluşum biçimlerini de görünür kılıyor. “İlk kurşunu kim attı?” sorusu etrafında şekillenen anlatılar, resmi tarih ile çeşitli tanıklık ve yorumların kesiştiği bir çerçevede ele alınmakta ve zaman içinde sembolik bir anlam kazanan bir tartışma alanı olarak öne çıkıyor.

09042021144931061

1974’te Konak Meydanı’na yerleştirilen Hasan Tahsin anıtı ise, kurşunun ateşlendiği anı betimleyen tasarımıyla “ilk kurşun” anlatısının en güçlü görsel karşılıklarından biri haline geldi. Zaman içinde anma törenlerinin merkezi haline gelen bu heykel, aynı zamanda tartışmaların da yeniden üretildiği ve canlı tutulduğu bir simge niteliği kazandı.

İttihat ve Terakki çevresinde şekillenen gençlik yılları, Teşkilat-ı Mahsusa içindeki faaliyetleri, Avrupa’da geçen sürgün ve hapis dönemleri ile savaş sonrasında kaleme aldığı yazılar; Hasan Tahsin’i yalnızca “ilk kurşun” anlatısıyla açıklanamayacak çok katmanlı bir figüre dönüştürüyor. Özellikle Hukuk-u Beşer gazetesindeki yazılarında eski siyasi çevresiyle arasına koyduğu mesafe, onun biyografisini yalnızca 15 Mayıs sabahına indirgenemeyecek daha geniş bir tarihsel bağlama taşıyor.

Hasan Tahsin’in önemini yalnızca tarihsel bir figürle sınırlı tutmayan bir diğer boyut ise gazetecilik mesleği açısından taşıdığı sembolik değer. Gazetecilik kimliğiyle öne çıkan Tahsin, bu yönüyle özellikle basın camiası için de mesleki duruş simgesi olarak kabul ediliyor. Bu nedenle hem tarih anlatılarında hem de gazetecilik hafızasında ayrı bir yere sahip.

Mih 200

Tarihçi-Yazar, Şehir Mimarı Talat Ulusoy’un Sakin Kitap’tan çıkan “İzmir’in Dile Gelen Heykeli: Hasan Tahsin – Saklı Yazılar” adlı çalışması ise tam bu noktada, yalnızca heykelin değil, onun temsil ettiği figürün de arka planını yeniden düşünmeye açıyor. Ulusoy, Hasan Tahsin’i sadece “ilk kurşunu atan gazeteci” kimliğiyle değil; kaleme aldığı yazılar, İttihat ve Terakki’ye yönelttiği sert eleştiriler ve döneminin siyasal yapısına dair sorgulamalarıyla da ele alıyor. Özellikle Hukuk-u Beşer’deki yazılarında yer alan İttihatçı yapı eleştirileri ve savaş sonrası siyasete dair çıkışları, onun bilinen kahramanlık anlatısının dışında farklı bir entelektüel ve muhalif profil de ortaya koyuyor.

Bu söyleşide de Talat Ulusoy’la, Hasan Tahsin’in bu çok katmanlı kimliğini, yazılarında görülen eleştirel damar ile tarihsel hafıza arasındaki gerilimi ve onun etrafında inşa edilen anlatının nasıl şekillendiğini konuştuk.

Kitabınızda ilk kurşun anına dair Saatçı Aziz Efendi’den Arap Rasim’e kadar pek çok farklı tanıklığa ve isme yer veriyorsunuz. Ancak tarihsel anlatı, tüm bu özneler arasından Hasan Tahsin’i kristalize ederek ön plan çıkardı. Sizce Hasan Tahsin’in seçilmesinin özel bir sebebi var mı? Geçmişindeki İttihatçı kimliği veya entelektüel/gazeteci kimliği bu ‘sembolleştirme’ sürecinde bir rol oynadı mı?

İlk kurşun anında yaşananlara dair tanıklıklar ve “tarihsel anlatılar”ın bazıları elbette ‘sembolleştirme’ sürecinde “kesin kanıt” gibi gösterilmiştir, kabul görmüştür. Bu “görgü tanıkları”nın ifadelerinde ilk kurşunu atan;

- Saatçi Aziz Efendi’dir.

- İdadi talebesi Arap Rasim’dir.

- Kısa boylu ufak tefek adamdır.

- Boşnak İbrahim’dir…

Yani ilk kurşunu attığı söylenen birden çok “tanık” vardır.

Oysa kesin kanıt devletin elindeki o günün resmi kayıtlarında olmalıdır. Bu kanıt henüz ortaya konulmuş değildir. Tersine devletin en üst katında olan Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün Hasan Tahsin anıtının açılışında yaptığı konuşma, ilk kurşunu Hasan Tahsin’in attığını dile getirmez de bambaşka bir noktayı vurgular:

“Birbirimizi doğru anlamak, hıyanetle suçlamamak gerekir. Dış tehlikelere olduğu gibi, iç tehlikelere karşı da birlik içinde olmamız şarttır Bu millet cumhuriyete ulaşmak için dış düşmanlara karşı olduğu gibi anlaşmazlıktan doğan ve teşvik gören sebeplerle birbirleriyle de savaşarak kan dökmüştür…”

Bu sözler üzeri örtülü bir hakikatin varlığına delildir.

'HAFIZA ARIZASI'
Kitabınızda yer verdiğiniz yazılar, Hasan Tahsin’in bir dönem parçası olduğu İttihat ve Terakki’ye yönelik sert eleştirilerini gün yüzüne çıkarıyor. Teşkilat-ı Mahsusa saflarındaki ‘fedai’ kimliğinden, yaşamının sonuna dek süren bu muhalif gazeteci kimliğine geçişi perde arkasında ne var? Bu değişimi Avrupa’da soluduğu özgürlükçü fikirlerin etkisi miydi?

- Bu sorunuz işte o saklanan hakikatin örtüsünü kaldırmaya götürüyor bizi. Şöyle ki:

“İzmir’in Dile Gelen Heykeli Hasan Tahsin” adlı kitabımda Hasan Tahsin Bey’in günümüz diliyle “Hükümetin İlgisine” başlıklı yazsısında şu cümle yer alır:

“Vali beyefendinin bu konuda dikkatlerini çekeriz. Şimdi İttihat ve Terakki eski sorumlu sekreteri Celal Bey Manisa ve havalisinde dolaşıp duruyor! Gazeteler kendisinden İttihat ve Terakki sorumlu sekreteri diye söz ediyorlar.

Son İttihat kongresinde Talat İttihat ve Terakki’nin paydos borusunu çalmamış mı idi? O halde şimdi taşra teşkilatının faaliyeti nasıl devam ediyor?..”

İktidardan çekilip yeraltına inmiş İttihat ve Terakki’nin Ege yöresi sorumlusu olan Celal Bey (Bayar) bölgede dolaşıp İttihat Terakki adına çeteleri örgütlemektedir, Hasan Tahsin bunun nasıl olabildiğini sorguluyor, yakalanmasını istiyor. Üstelik “savaş suçlusu” olarak ülkesinden kaçmış Talat Paşa’nın ifadesine göre İttihat Terakki kapandığı halde bu örgütlenme niye yapılıyor, diye soruyor.

Şurası açıktır ki İzmir, hem suçlu olarak Hasan Tahsin’in yazılarında işlenen Talât Paşa’nın adını Konak ilçesinin bir bulvarına isim olarak vermekle, Bornova ilçesine heykelini dikmekle, hem de gidip Hasan Tahsin huzurunda saygı duruşunda bulunmakla bir hafıza arızasını sergiliyor. Talât Paşa ki, ülkenin savaşa sokulması, milyonlarca Osmanlı yurttaşının ölmesi; Ermenilerin yurtlarından sürülmesi ve topluca katledilmesinin birinci derce sorumlularındandır. Hasan Tahsin, Talat Paşa’ya karşıdır.

Silinmiş ve yeniden itinayla yüklenmiş hafızalarda bu tür “kanıksanmış” zıtlıklar eksik olmaz.

“Muhalif gazeteci kimliğine geçişi perde arkasında ne var? ”Dediğiniz gibi bu değişiminde Avrupa’da soluduğu özgürlükçü fikirlerin etkisi olabilir, ancak bu değişim İttihatçılar onu Romanya’da suikastçı olarak kullandığında ve yakalanıp dokuz sene Romanya zindanlarında kaldığı süre sonunda ve özellikle ülkeyi mahveden savaşa sürüklenişi gördükten sonra o fikirler filizlenmeye başlamış olmalıdır.

Hasan Tahsin’in Hukuk-u Beşer’deki kaleminde kendi geçmişine veya bir parçası olduğu siyasi harekete dair özeleştiriye rastlıyor muyuz?

- Eğer “ben yanlış yaptım” gibi bir özeleştiri diyorsanız, rastlamadım. Buna gerek kalmamıştı sanırım, çünkü bütün yazıları İttihat Terakki eleştirisi üzerinden bir özeleştiriydi.

'YAZILARI GÖRÜNMEZ KILINDI'
Konak’taki İlk Kurşun Anıtı’nı diken irade, Hasan Tahsin’in bu yazılarından haberdar mıydı? Sizce bu fikirler bilinseydi o heykel yine oraya dikilir miydi? Yoksa bir ‘milli sembol’ yaratma ihtiyacı Hasan Tahsin’in bahsettiğiniz kimliğinin üstünü örten bir perdeye mi dönüştü?

- Haberdardı. Korutürk haberdardı ve “ihanet tartışması” sözüyle de bence buna işaret etti. Devlet, “resmi tarihçiler” biliyordu, ancak “milli tarih konforu” için açığa vurmadılar, vurmuyorlar. İzmir Belediyesi onun makalelerini kitaplaştırmak için eski harflerden yeni harflere çevirtip, günümüz Türkçe’sine çevirmeden öylece yayınladı. O makaleleri o hali ile anlayacak insan kalmamıştı yüz yıllık Cumhuriyet’te… O yazılar görünmez kılınarak doğdu “İlk Kurşun ve Hasan Tahsin” sembolü.

'YAZDIKLARINDAN ÖTÜRÜ...'
Hasan Tahsin’in Hukuk-u Beşer’deki o yazılarını düşündüğümüzde, 15 Mayıs sabahı hayatta kalsaydı, başına ne gelirdi?

- Yüz yıllık hayatımız başına ne geleceğini göstermiyor mu? Gazetesinin adına bakmak yeter: Hukuk-u Beşer yani İnsan Hakları. Bu memlekette “insan hakları” diyenlerin başına ne geldiyse ve geliyorsa her halde o gelirdi… Hasan Tahsin eğer yaşasaydı, yazdıklarından ötürü, “hain” damgası yerdi!

‘İKİNCİ ENTERNASYONAL YANLISI BİR SOSYALİST’
Hasan Tahsin hakkında sıkça ‘sosyalist’ olduğuna dair ifadeler kullanılıyor. Ancak siz, onun başyazarı olduğu gazetenin Prens Sabahattin’in ‘teşebbüsü şahsi ve ademi merkeziyet’ fikirlerini savunan Sulh ve Selamet Cemiyeti ile bağını kuruyorsunuz. Bu veriler ışığında elimizdeki Hasan Tahsin portresi hangisine daha yakın: Bir sosyalist mi, bir liberal mi, yoksa kendine has bir ‘hürriyetperver’mi?

- Hasan Tahsin İkinci Enternasyonal yanlısı bir sosyalist, bunu belirtiyor. İnsan hakları ve ‘ademi merkeziyet” (özerklik) savunucusu. Devletçiliğe ve tekelleşmeye karşı bir serbest girişim savunması sosyalistliğine neden engel olsun? Aynı tarihlerde İttihat Terakki’nin ilk kurucularından olan İbrahim Temo’nun başkanı olduğu bir de Osmanlı Demokrat Fırkası var. O da bu düşünceleri savunuyor ve Osmanlı Sosyalist Fırkası ile dayanışma içinde.

Özet: Hasan Tahsin bir sosyalist ve özgürlükçü. Yüz yıllık tarih hakikati örterek, hafızalardan Cumhuriyet öncesi geçmiş itinayla silinerek; heykeller ve marşlarla hafızalar esir alınarak bugünlere gelindi.

Türkiye, İzmir geçmişiyle yüzleşmelidir. Demokratik bir toplumsal hayata ancak Hasan Tahsin’in yaptığı gibi hakikatlerin peçesini indirmekle varılabilir.