Merhaba dostlar.’¶
Bir Afrika atasözü der ki:
Sular yükselince balıklar karıncaları yer, sular çekilince de karıncalar balıkları...
Kimse bugünkü üstünlüğüne, gücüne güvenmemelidir. Çünkü kimin kimi yiyeceğine, suyun akışı karar verir.
Gazetecilik mesleğinde 30 yıldır karınca misali çalışıp didinen bendeniz, iki ay önce, çalıştığım gazeteden ayrılmak zorunda kaldım. Bir başka deyişle balıklara yem oldum. Ben ve benim gibi karıncaların kaderinin, sular çekilinceye kadar değişmeyeceği muhakkak.
Bir dönem Yeni Asır Spor Servisi'nde birlikte çalıştığım, tanımaktan onur duyduğum sevgili arkadaşım Ümit Yaldız'ın ricasıyla egedesonsöz'de, siz sevgili okurlarımızla olacağım. En azından sular çekilinceye kadar!
* * *
Öncelikle belirtmeliyim ki, öğrencisi olmaktan büyük onur duyduğum Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde bana öğretilen gazeteciliğin olmazsa olmazı ilkeler, Şevket Özçelik, Gürkan Ertaç, Selamettin Bayındır, Saruhan Ayber, Güngör Mengi, Hamdi Türkmen, Mehmet Karabel, Bülent Ulukan, Tayyar Özdemir, rahmetli Ceyhan Gür gibi ustalarımdan, en önemlisi Yeni Asır'daki eski patronum Dinç Bilgin'den aldığım gazetecilik ve iş ahlakı dersleriyle pekişti.
Onları bana sunduğu gazetecilik terbiyesiyle hep dik durdum. Omurgalı oldum. Dansöz Nana'ya özenmedim hiçbir zaman. İşimiz gazetecilik, gücümüz gazetecilikti.
Haberin kutsal olduğu öğretildi bana. ’“Aman efendim, bu haberi kullanırsak, falanca kişi kırılır. Şunu kullanırsak, oradan ilan alamayız’” gibi soruları hayatımızdan çıkarmıştık taa o günlerde.
Yeri geldi, Selçuk Yaşar gibi İzmir'in en büyük işadamı aleyhine haber yapılıyordu.
Yeri geldi, Ender Coşkun ağabeyimiz, ’“Namlunun ucundaki haberler’” başlığıyla İzmir'in ve Ege'nin dört bir yanındaki hem suçlu hem güçlü şahsiyetleri kalemine doluyordu.
Hamdi Türkmen ustamız, belediyenin kent sorunlarını dile getirirken, kalemini hiç de eğip bükmedi.
Dinç Bilgin, konu haber olunca, hiç kimseyi kayırmazdı. En yakın dostunu bile.
İşte size bir örnek. Çıraklık yıllarımdı. Kültürpark Tenis Kulübü yönetimi, disiplinsiz davranışlarda bulundukları gerekçesiyle Türkiye Şampiyonası'nda ikinci olan tenisçilerine ceza vermişti. Gençler, korta alınmıyordu. Bu haber, basından gizlendi. Haberi aldığım gün Kültürpark'ta, veteranlar turnuvası başladı. Habere, 'Kortlar, 40'lıklara kaldı' başlığını attım. Şevket ağabey, başlığı aynen kullandı.
Şevket ağabeye, Gürkan babaya şikayet telefonları yağdı. Sonunda patronumuz Dinç Bilgin'e kadar ulaşmış isyan çığlıkları. Vay efendim, 40'lık ifadesiyle onlara yaşlı demişim. En genci 40 yaşındaydı oysa.
Öğleden sonra servisimize bir telefon geldi. Dinç Bey, beni çağırıyordu.
Ayaklarım titreye titreye odasına gittim. Kovulacağımı düşünüyordum ama patron, kovmak için beni niye çağırsın ki odasına... Muhasebeye havale eder, olur biter.
Dinç Bey, hakkımda şikayetler olduğunu söyledi. Haberin oluşumunu sordu, her şeyi açık açık anlattım, zaman zaman kekeleyerek.
’“Aferin sana’” dedi, ’“Bundan sonra da pes etmek yok. Nalına da mıhına da vur’” sözleriyle, yaptığın sıradan bir haber nedeniyle bana cesaret verdi. Karşılıklı çayımızı içerken, Dinç Bey, can dostu rahmetli Feyyaz Gülmen'i aradı telefonla:
’“Feyyaz, o habere niye kızıyorsun?Çocuk haklı, doğru haber yapmış. Bu haberin neresi yanlış?Gençleri kortlara almadığınızı görmezlikten mi gelelim yani! Bir daha yaparsanız, yine yazarız. Kızmak yok. Akşama bize gel de bir tavla atalım!’”
* * *
Peki, bugün neler yaşanıyor medyada?
Anlatmama gerek yok aslında. Çünkü hepiniz, gazete sayfalarına baktığınızda her şeyi açık açık görüyorsunuz.
Maalesef yandaşı, candaşı, yoldaşı, birbirleriyle yarışıyor.
İlla ki birileri, birilerinin sesi olmak zorunda.
Birilerini alkışlamak, birilerine ’“tu-kaka’” demekle vazifeli, ’“usta gazeteci’”ler var aramızda.
Sırf birilerini korumak adına beyaza siyah, siyaha beyaz demekte hiç tereddüt dahi etmeyen şahsiyetleri saymaya parmaklarımız yetmez.
Sözcülüğünü yaptıkları kişilerin haber niteliği bile taşımayan haberlerini gazetelerin baş köşelerine oturtan; yoluna taş koymaya çalıştıkları kişilerin kazandığı zafer karşısında yüzü hiç kızarmayan, onları kucaklayabilen, pişkin pişkin sırıtarak mutluluk fotoğrafı çektirenleri görmek için çok uzağa gitmeye de gerek yok.
* * *
Kaplumbağa hızıyla gazetecilik yapılmaz. Erken baskı yapan Habertürk veya Hürriyet, Milliyet gibi gazetelerde çıkan bir haber, baskı için yeterince vakti olan bir gazetede üç gün sonra yayımlanırsa, bu habercilik değil, utanç vesikası olabilir anca.
Bu konuda size iki örnek vereceğim. Birincisi, 1999 Kocaeli depremi... Taaa İzmir'den hissettiğim depremde yatağımdan fırladım, NTV televizyonunu açtım. 3 dakika sonra Kocaeli'de deprem olduğu haberi, alt yazıyla veriliyordu.
İkincisi, 29 Haziran akşamı, Dünya Kupası'ndaki İspanya-Portekiz maçı... Maç bitti, televizyonu kapatıp bilgisayarımın başına geçtim. Henüz iki dakika bile olmamıştı ki, hürriyet.com.tr, bu haberi, ’“Boğalar, çeyrek finalde’” başlığıyla duyuruyordu.
Aynen Yeni Asır'ın, Atatürk Stadı'nda maçtan çıkan seyircilere, o karşılaşmayla ilgili tüm ayrıntılarıyla yer aldığı haber ve fotoğraflarını verdiği gibi...
İşte budur gazetecilik.
* * *
www.egedesonsoz.com, ulusal çapta inanılmaz bir hıza sahip adını belirttiğim iki kurum ve adlarını yazamadığım diğer medya kuruluşlarının yaptığını, İzmir'de başarıyla yerine getiriyor. Hatta başarısı, yerelden ulusal boyutlara ulaştı.
Üstelik Ümit Yaldız ve ekibinin, hiç kimseye eyvallahı yok. Adam gibi gazetecilik yapıyorlar.
İşte bu yüzden, ’“sular çekilinceye kadar’”, Egedesonsöz ailesiyle birlikte olacağım.