Turgut Özakman’’ın ’“Şu Çılgın Türkler’” ini Ahu Bezircilioğlu ve Yaşar Gündem oyunlaştırmış. 2 perdelik oyunu Samsun Sanat Tiyatrosu sahneye koymuş.
Her iki perde de, Kurtuluş Savaşımızın o müthiş atmosferi canlandırılmaya çalışılmış. İçinde bulunulan tüm olumsuzluklara rağmen işgale duyulan tepki sergilenmiş.
Bir taraftan Anadolu insanın içinde bulunduğu şartlar ve toplumsal psikoloji anlatılmış, diğer tarafta yurtseverlerin işgal karşısındaki rahatsızlıkları ele alınmış.
Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının ülkelerine takılmak istenen prangaya karşı örgütlenme çalışmaları titiz bir biçimde anlatılmış. Anadolu’’ya vurulmaya çalışılan boyunduruğa karşı hangi zor şartlar altında mücadeleyi kotardıkları sergilenmiş.
Bir yanda yokluk ve yoksulluk, diğer yanda işgale karşı tek vücut olmuş Anadolu insanının müthiş dayanışması’…
Oyunda tek bir kare yoktu zorlukla yoğrulmamış’… Mücadelenin her safhasına Anadolu insanının kanı ve terinin nasıl karıştığı çok etkileyici bir biçimde ortaya konmuş.
İşgal karşısında kelimenin tam anlamıyla tek yürek, tek yumruk olmuş Anadolu’… Tarihe altın harfle nakış nakış işlenen ’“Kurtuluş’” destanını yoğun duygular ile izledik.
Oyunda her şey mükemmeldi. Atmosfer harikaydı ama gelin görün ki, çelişkiler salondan pek uzak duramamıştı.
Sırtında neredeyse kendi ağırlığına yakın top mermisiyle cepheye ulaşmaya çalışan kan ter içindeki nine hatunla, elinde yelpazesi serinlemeye çalışan günümüz kadını yan yana ve aynı karedeydi.
Bir yanda nine hatunlar ve Kurtuluş Savaşının zor şartları, diğer yanda rahat koltuklarında oyunu izleyen bizler’… Çelişkiler verilmek istenen mesajın önüne set çekiyordu. Bir anlamda mesajın yerine ulaşmasının önünde duruyordu. Çelişkiler keşke salt koltukların rahatı ve hanımların yelpazeleriyle sınırlı olsaydı’…
Daha adımınızı içeri attığınızda başlıyordu kahreden çelişki’… Ruhi Su’’nun davudi sesiyle salonun havasını soluyorsunuz. Usta; ’“Ankara’’nın taşına bak, gözlerimin yaşına bak. Çanakkale içinde vurdular beni. Annem beni yetiştirdi bu vatana yolladı’” türküleri karşılıyor gelenleri’…
Türküleri kulağınızda’… Yaşamının son günlerini, hastalığını anımsıyorsunuz. 12 Eylül cuntasının yurtdışına tedavi amaçlı gitmesine izin vermeyişini’… Tedavisi engellendiği için kansere yenik düşmesini düşünüyorsunuz. İçiniz buruluyor’…
Bu ilk darbe’… İkinci çelişki fazla bekletmiyor. Onu da oyunun başlamasıyla yaşıyorsunuz.
Bu kez de, Nazım Hikmet sesleniyor. Kurtuluş Savaşımızı belki de en iyi anlatan şiir, ’“Kuvayi Milliye Destanı’”yla;
Ve kılıçların,
nalların,
ellerin
ve gözlerin pırıltısı
ardarda çakan aydınlık bir bütündü.
Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü
ve şu türküyü duydu :
Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim’…
Her fırsatta ’“memleketim, memleketim, memleketim’” diyen, ülke sevdalısı büyük şaire layık görülen ’“vatan hainliği’” damgasını’… Bitmez tükenmez davaları ve sürgününü’… Vatandaşlıktan çıkartılma kararını’… Çok sevdiği ülkesinden uzak ölümünü’… ’“Anadolu’’da bir köy mezarlığına’” gömülmek isterken, Novo Deviçye mezarlığında yatışını düşünüyorsunuz’… Bir kez daha buruluyor yüreğiniz’…