Güneşin Kadıköy'ü yakmaya başladığı sıcak bir perşembeydi.
Takvimler 25 Nisan'ı gösteriyordu, Marmara Hukuk'un kapısında derinden gülümseyen gözlerinle karşılamıştın beni. İçtenlikle, dostlukla…
Senin de emek verdiğin, davetliler arasına beni de kattığın bir panelde konuşacaktım.
'Eşit Yurttaşlık Hakkı ve Ayrımcılık' başlıklı panelde 'Muhafazakarlık ve Ayrımcılık' konusunda birkaç söz söyleyecektim, sonra hep birlikte sohbet edecektik.
Girişte basın kartımı verdim görevliye, bin pişman oldum sonra.
'Keşke' dedin gülerek, 'Basın kartını vermeseydin bunca zorlaştırmazlardı girişini.'
Nasıl da unutmuştum üniversite olmaktan çıkmış, ucubeye dönmüş bir medrese bozuntusunda bulunduğumu.
Birkaç telefon, birkaç da telsiz konuşmasından sonra aldılar içeriye.
Farazi Mahkeme Salonu'ndaydı panel.
Ta İzmir'den bu panel için gelmiştim Marmara Hukuk'a, sen nasıl da pervane olmuştun etrafımızda onca yoldan gelen konuğunu ağırlamak için.
Tedirgin bir mahcubiyet, zarif bir nezaket, sıcak bir karşılama.
Sonra birlikte çıktık panele. Sen kısa bir girizgah yaptın. 'Eşit yurttaşlık' diyordun, 'hukuk' diyordun, 'haklarımız' diyordun, AKP faşizminin doğasında ayrımcılığın nasıl da var olduğunu, ayrımcılığa karşı nasıl mücadele edebileceğimizi anlatıyordun.
Sonra bana bıraktın sözü. Benden sonraki konuşmacı gelememişti, kulağıma eğilip istediğim kadar konuşabileceğimi, zaman sıkıntımızın olmadığını söyledin usulca, kibarca.
Panelden sonra okulun bahçesinde çaylarımızı yudumlarken teşekkür ediyordun. Teşekkür ederken bile bir güvercin tedirginliğinde ama içten bir nezaketle, gözlerinin içi gülerek…
Sonra birkaç telefon konuşması daha…
Derken 31 Mayıs halk ayaklanması.
Dirençli haziran günleri.
Sıcak direniş günleri.
İki aya yakın haberleşemedik.
Sen İstanbul'da Kadıköy vapurlarında, ben İzmir'de İmbat rüzgarlarında.
Dün gece haber düştü önüme.
'Ali Can Sünnetçioğlu tutuklandı.'
Bir an kalakaldım öylece beyaz camın önünde.
Öfkeli, isyankar, gözlerim dopdolu.
Haberlere baktım: Toplantı yasasına muhalefetten tutuklanmışsın.
Tutuklama kararının delili de, deniz gözlüğü ve baret!
Başka ne bir delil var, ne bir görüntü, ne bir kare fotoğraf.
Deniz gözlüğü ve baret!
Ali. Ali Can. Ali Can Sünnetçioğlu.
Bir hukuk öğrencisi olarak sen de biliyorsun ki, seni tutuklayan mahkeme, mahkeme falan değil.
Orası bir engizisyon meydanı.
Tutuklama gerekçeleri akıl dışı, hukuk dışı.
İşleri belli: İmamın Ordusu'nun yakalayıp derdest ettiklerini tutuklamak.
Ucu bucağı belirsiz, sonu bellisiz bir çileli yolculuğa yollamak.
Cezaevleri, mahkeme salonları, hapishane araçları, koğuşlar, sayımlar, voltalar, baskılar, tehditler, yıldırmalar…
Bazen hücre, bazen F tipi…
Yok etmek, bastırmak, sindirmek, hiçleştirmek!
Hesap edemedikleri bir şey var Ali Can.
Seni tanıyorum ben.
Seni de tanıyorum, tutuklanan diğer arkadaşlarını da.
Nazım ustanın dediği var ya: 'Esir düşmekte değil / Teslim olmamakta bütün mesele…'
Alabilirler sizi, bizi.
Tutuklayabilirler bizi, sizi.
Hapislere atabilirler hepimizi.
Teslim alabileceklerini sanıyorlarsa, avuçlarını yalarlar!
Bunu biliyorum ya… Bunu bilmek yetiyor bana.
AKP İslamofaşizmine teslim olmayacağını, olmayacağımızı biliyorum artık.
İçim rahat, gönlüm ferah.
Ekmek, gül ve hürriyet günleri de gelecek elbet.
Sana bu mektubu açlık, faşizm, şiddet ve esaret günlerinden yazıyorum.
Ama mektubun varacağı yeri biliyorum: İşte orası senin, benim, hepimizi yüreğinin attığı günler.
Sevgili dostum, değerli arkadaşım, yoldaşım…
Sen ve AKP diktatoryasının tutukladığı arkadaşların serbest kalmadıkça, özgür değiliz hiçbirimiz, özgür değil bu ülke!
Evet, sana bu mektubu kopkoyu ve kapkaranlık bir faşizmin tam ortasından yazıyorum.
Sana, yanına, Metris'e gönderiyorum.
Nazım ustanın müjdelediği 'Güzel günler göreceğiz çocuklar / Motorları maviliklere süreceğiz' dizelerini de hem mektubun ucuna, hem de yüreğine teyelliyorum.