Hayata bir zeytin ağacı dikmek gibidir kitap yazmak. Bugün gölgesinde oturamayabilirsiniz ama yıllar sonra, başka hayatlar o ağacın altında soluklanır. Okurlar, o zeytin ağacının dalları arasından sarkan kahramanların hikayesiyle, çivisi çıkmış dünyada, yolunu bulur.
Bir kitap yalnız bugünü değil gelecek nesilleri de güzelleştirir. Çünkü iyi bir yazının hikâyesi, er ya da geç okurunu bulur.
Tabii bu çok sabır ve emek işidir. Zamanı kestirmek hiç mümkün değildir. Yazmak bazen tek bir kelimeyle başlar. İşaret fişeği bir anda insanın zihnine düşer. Nereden geldiği bilinmez ama gitmez. Bazen de yıllarca taşınan bir düşüncedir. Susarak büyür, bekler, ağırlaşır. Yazılmadıkça huzursuz eder. Çünkü bir kitabın doğuşu sancılıdır. Yazar, sadece kelimeleri değil kendini de arar.
Bir kitap yazmak, dışarıdan bakıldığında sessiz bir uğraş gibi görünür. Oysa içeride çok gürültü kopar. Silinen cümleler, yarım kalan paragraflar, “olmadı” deyip başa dönülen geceler, gündüzler… Yazar her satırda biraz daha açılır, biraz daha kapanır, biraz daha yorulur. Çünkü yazmak, insanın kendi içine de yaptığı bir yolculuktur. En çok kendi için yazması da bundandır. Bu yüzden her kitap, yazar için sadece bir eser değil; yaşanmış bir sürecin, çekilmiş bir sancının da izidir.
Üstelik bir kitap bittiğinde her şey tamamlanmış da olmaz. Asıl bekleyiş o zaman başlar. Okurla buluşma anı… Bir başkasının o sayfaları açması, yazılanlara kendi duygularını katması, bir cümlede durup kalması, bir kalpte karşılık bulması … İşte o an, yazının yalnızlığı biter. O doğum sancılarına gerçekten değmiştir.
Okur belki bunu bilmez; ama her altı çizilen cümlede, her paylaşılan satırda yazar biraz daha hayata bağlanır. Bir mesaj, bir yorum, kitaplıkta bir köşe…
Hepsi yazara şunu söyler: Seni gördüm.
Yazar, her yeni kitapta okurdaki izlerini görmek ister elbette ama ilk kitap, ilk göz ağrısıdır. Çünkü o, sadece yazarın edebiyata attığı adım değil aynı zamanda kendisiyle herkesin tanıklığında kurduğu en açık, en savunmasız bağdır.
Sarsılmışlar Bahçesi’nde Şenlik, Çorap Söküğü ve Büyük Aşkım kitapları bu anlamda üç değerli yazarın da hayata, insana ve söze bıraktığı ilk izler… Öykü ve roman türlerinde hayata dikilen üç zeytin ağacı…
Heyecanlarına hem kendimi hem sizleri ortak etmek istedim. Kabul buyurunuz.
Sarsılmışlar Bahçesi’nde Şenlik
Sevgili Nesrin Orun, çocukluğunu ve ilk eğitim yıllarını İzmir’de geçirdikten sonra Ankara Üniversitesi’nde lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamlamış bir yazar. Akademik disiplini ve uzun yıllara yayılan öykü birikimi ilk kitabında hissediliyor. Sarsılmışlar Bah
Yazarın dili, acıyı büyütmeden derinleştiren; yarayı teşhir etmeden görünür kılan bir edebiyatın izini sürüyor. Ruhun tüm karanlığını da aydınlığı gibi kabul etmeyi başaranlar için derin bir psikolojik okuma…
Çorap Söküğü
Değerli meslektaşım Sinan Kerim Uçkaç’ın, Çorap Söküğü adlı ilk romanı ise bambaşka bir yerden yürüyüp aynı insani sorulara ulaşıyor.
Gazetecilik yaparken haberin kalp atışını duyan ve sonrasında da adliye koridorlarında insan hikâyelerine yakından tanıklık eden bir isim Uçkaç. Tüm bu mesleki hafızasını ilk romanında edebiyata dönüştürmüş.
Çorap Söküğü, klasik bir dolandırıcılık hikâyesi gibi başlayıp; dostluk, pişmanlık, kayıp ve dayanışma ekseninde derinleşen bir anlatıya evriliyor.
Romanın kahramanı Selami’nin hikâyesi, sadece bireysel bir suç öyküsü değil; ülkenin farklı köşelerinde sessizce süren, kimsenin tam olarak bakmadığı hayatların da aynası aslında. Çünkü hayatın içinden bazen hiç soluklanmadan telaşla geçip giderken asıl hikayeyi kaçırıyoruz. Belki de bu yüzden aynı zamanda güzel dostlukların, kıymetli yol arkadaşlıklarının ve ölümsüz hatıraların da kitabı…
Büyük Aşkım
Edebiyatın zamana karşı direnen yanını hatırlatan bir başka eser de ilk baskısını tamamlayarak okurla ikinci kez buluşan Sevgili Reşat Aslan’ın Büyük Aşkım adlı romanı. Aslan, ilk eşiği atlamanın mutluluğuyla okuruna göz kırpıyor. Üstelik üç cilt halindeki kitap yaklaşık yedi yıllık emeğin, sabrın ve inancın izlerini taşıyan gerçek bir hayat anlatısı. Büyük Aşkım, okurunu dönem atmosferi içinde tanıklığa davet ediyor. Kayıpları, umutları ve büyük bir aşkın kalpte bıraktığı derin izi 12 Eylül 1980 darbesinin gölgesinde ele alan yazar, roman kahramanı Tolga’nın hikayesi üzerinden hayata tutunma çabasını içten bir dille anlatıyor. Sporla iç içe geçmiş bir disiplin, yıllara yayılan sendikal mücadele kimliği, farklı üniversitelerde tamamlanan eğitimler ve hâlen kamuda sürdürülen çalışma hayatı da aslında anlatının arka planında hissedilen güçlü bir yaşam duruşunu simgeliyor.
Her üç değerli yazarın kitabı da yazmanın bir hevesin değil birikimin sonucu olduğu duygusunu okura hissettiriyor. Çünkü hikaye, bazen bir mecburiyet olarak dikilir yazarının karşısına. Üç kitapta da taşınamayan tanıklıkların, susarak çoğalan hikâyelerin kelimelere dönüşmesini görüyoruz.
Tüm bunlar nedeniyle belki de bir yazar için en büyük mutluluk, okurun bir cümlede durup “Bu bana dokundu” demesidir.
Hayatla mücadele biçimi olarak yazmayı seçenler, yazı okuruyla buluştuğunda tamamlanıyor. Emekle yoğrulan kelimeler, zamanı ve mekânı aşıp okuyucusuna mutlaka sarılıyor.
Edebiyat hep işe yaradı, yarıyor ve yarayacak.
Yazar anlatacak, okur anlayacak; hayat dönüşecek ve şanslıysak eğer bu anlam arayışından payımıza güzellik düşecek.
Not: Yazar Nesrin Orun, Sarsılmışlar Bahçesi’nde Şenlik isimli öykü kitabını 7 Şubat Cumartesi günü okurları için imzalayacak. Etkinlik Yakın Kitapevi’nde saat 14.00-16.00 saatleri arasında…Bunu da bir not olarak okurlarının bilgisine sunarım.