Şener Şen’in oynadığı filmde görmüştük bu tabelayı, “Satılık Köy” diye. Toprakları, marabaları, hayvanları, hepsini birden satılığa çıkarmıştı ağa. Bir süredir hükümet ve belediyelerde ağa misali sürekli satıştalar. Sata sata bitiremediler memleketi.

12 Eylül darbesinden sonraki ilk seçimlerde üç parti yarışıyordu. Özal’ın ANAP’ı liberalizmin sözcüsüydü. Necdet Calp’in Halkçı Partisi ise, kapatılan CHP ve seçimlere girmesine izin verilmeyen SODEP’in seçmenlerine sesleniyordu.

Seçim öncesi TRT televizyonunda üç liderin tartışmasına Özal ile Calp’in atışması damga vurmuştu. Özal, İstanbul Boğaz köprüsünü satacağını söyleyince, Calp, masaya yumruğunu vurmuş ve “sattırmam” demişti.

Özal iktidara gelince kamu iktisadi teşekküllerini bir bir satmaya başladı. Telekom, Sümerbank, vs. Bu liberal politikaların iki temel gerekçesi vardı. Birincisi bu kurumlar verimsiz ve hantaldı. Özel sektör işletirse verimli olurdu. Öte yandan pijama ve ayakkabı üretmek devletin işi değildi. Devlet ekonomiden elini çekmeli ve serbest piyasa koşullarının oluşmasını sağlamalıydı.

Daha sonraki dönemlerde ne ANAP kaldı ne de Halkçı parti ama neo liberal politikalar hızla yol aldı. Geriye kalan kamu iktisadi kurumları satışı devam etti, belediye ve bakanlıklar taşeron şirketler aracılığıyla işgücü ve hizmet alımına hız verdi.

İşin ilginç yanı bu alanda iktidar ile muhalefet arasında ciddi bir çatışma da yaşanmadı. Bu süre içinde iktidar şansı bulamayan CHP’de aynen ANAP, DYP ve AKP gibi belediyelerde şirketleşmeyi tamamen benimsedi ve hatta bazı belediyelerde liberal partileri geride bile bıraktı.

AKP iktidarı bir yandan bakanlıklara ait olan mülkleri ve hazine arazilerinin satışıyla meşgul iken, hem AKP’li hem de CHP’li belediye yönetimleri de sürekli mülk satışı ilanları vermektedir.

Şu sıra Çeşme ve Menemen Belediyeleri bu alanda rekor satışlar ile öndeler sanırım. Bu satışların kamu yararı yönünde mi yoksa başka nedenlerle mi yapıldığı tartışmaları sürüyor doğal olarak. Kimisi borç ödemek kimisi personel maaşlarına yönelik gerekçelere dayanıyor besbelli.

Bir ay kadar önce CHP Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz, Çeşme ve Aydın Otoyolunun satışı için hazırlıklar yapıldığını duyurmuştu. AKP temsilcileri ise, gündemimizde yok demişlerdi. Ama şimdi Bakan, bunu yalanlıyor ve bu satışın gündemde olduğunu söylüyor.

Yine aynı gerekçeler, yani bütçe açığını azaltmak için gelir elde etmek, otoyolların bakım ve onarımının şirket tarafından daha etkili yapması vs. Yani kamu, yani biz verimli işletemiyoruz diyor ve arkasından ekliyor. Tapusu bizde olacak.

Bu sözü hatırlıyor musunuz, Çeşme Belediyesine ait olan Alaçatı sahilindeki2,5 milyarlık arsanın şirkete devir kararı alınırken, itirazlar karşısında Belediye Başkanı da aynı ifadeyi kullanmıştı. Tapu devretmiyoruz, tapu belediyede kalacak. Ama belediye şirketine devrediyoruz. Neden şirket aracılığı ile denetimsiz ihale yapabiliriz. Meclis devre dışı kalmış olur. İstediğimiz kişiye istediğimiz usulle ihale ederiz.

Çeşme ve Aydın otoyolunun devri demek, bütçeye kısa sürede para sağlamak demek. Ama bu aynı zamanda otoyol geçiş ücretlerinin şirketin karlılığına göre belirlenmesi anlamına gelir. Mevcut zamlarla zaten pahalı hale gelen otoyolların satışı, daha da pahalı hale gelmesi ve kullanıcıların değişmesi demektir.

Üretemeyen, kayırmacılık, savurganlık nedeniyle ciddi kaynak kaybına yol açan iktidar, bu nedenle oluşan açığı azaltma çaresini satışlarda buluyor. Yine aynı gerekçelerle belediyeler de, biriken borçlar ve kabaran personel giderlerini karşılamakta zorlanınca da gümüş takımlarına dönüyor.

Sonuç olarak iktidar da muhalefet de benzer yönetim anlayışına sahip gözüküyor ve iki kesim de piyasacı bir tutum alıyor.

Bilmem dikkatinizi çekti mi, Çeşme ve Aydın otoyol satış hazırlığını kamuoyu gündemine İzmir ya da Aydın milletvekilleri değil, Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz taşıdı. Halen de Çeşme ve Aydın Otoyolu satışı konusunda CHP İzmir, Çeşme ve Aydın CHP örgütünde ciddi bir tepki oluşmuş gözükmüyor.