Pek çok okuyucum, geçtiğimiz Temmuz ayı içinde 'Rektörlük' seçimlerine aday olduğumu bilmez. Benim için gerçekten muhteşem bir deneyim olan bu adaylık süreci, yaşamımda unutamayacağım anılarım arasında yerini aldı. Akademiye başladığım andan itibaren büyük bir hayalin peşindeydim. Bir gün profesör olacak ve bulunduğum üniversitenin rektörü olacaktım. Bu hayal, bu hedef beni her gün kendimi daha iyi geliştirmeme yardımcı olduğu gibi, geçen yıllar içinde de 'daha iyi bir üniversite' nasıl olunabilir kurgusunu da içimde yaşatmama yardımcı oluyordu.
İnsanların hedeflerinin arkasında çeşitli amaçlar olabiliyor. Benim rektör olmayı arzulamamın arkasında ise; kendi üniversitemi dünyada sayılan üniversiteler arasında girmesini sağlayacak 'devrimsel, radikal' girişimlerde bulunmak vardı. Kendim gibi düşünen, faal, üretken, cesur öğrenciler yetiştirecektim bu üniversite de; kendim gibi inançlı, bilim yoluna kendini adamış, dünya akademik camiasının en başarılı bilim insanlarını barındıran bir üniversite hayal ediyordum. Bu coşkum içimde hiçbir zaman dinmedi ve her geçen gün 'kat be kat' arttı. Sonunda 2014 Temmuz dönemine kadar. Bu yolun kolay bir yol olmadığını biliyordum ama hani insan başaracağına inanır ya, ben de bu inancımı hiç yitirmemiştim.
Temmuz ayında kendimle ilgili web sayfamı hazırlarken, çok sevdiğim öğrencim Oya Erdoğan ile bir 'öğrenci ne ister?', 'bir akademisyen ne ister?', 'bir doktor, bir hemşire, bir hasta ne ister?' sorularını kendimize sora sora ciddi bir 'seçim bildirgesi' hazırlamıştık.
Bir akademisyenin sorunlarını çok iyi biliyordum. Öğrencilerim ile çok yakın ilişkilerim vardı, onların istek ve beklentilerini çok iyi biliyordum. Tek bilmediğim alan, hastane personelinin ve hastaların ne beklediklerine ait düşünceleriydi. Bunu öğrenmekte çok kolay olmuştu benim için, iyi bir 'iletişimci' olarak yaklaşık 15 gün Tıp Mensupları ile hastaların yanında kalarak onlarla sohbet etmeye başladığımda, onlar da sana duygularını açmak için bekliyorlardı. Sonuçta elimde pek çok kişiden topladığım 'dert ve temenni bilgileri' vardı. Bütün ihtiyaç sahibi kişilere istedikleri 'reçeteyi' sunmaya hazırdım artık..
Bu taleplerin bir kısmı tamamen parasal yani ekonomik sorunlara odaklı iken, bir kısmı da kişilerin kendilerini kanıtlamalarına yönelikti. Bir 'Fil Dişi Kulesi' yarattığımın farkındaydım. Ama bunu gerçekleştirecek önemli bir güce sahip olduğumun farkındaydım. Nerdeyse 2000 yılından bu yana Manisa'ya gidip-geliyordum. Şehrin üst bürokratlarını iyi tanıyordum. Hatta diyebilirim ki, bazı esnaflar beni tanıyordu. Her zaman dediğim bir söz vardır: ' siz gönül kapınızı açınca zaten herkes size de aynı sevgiyle bağlanır ve karşılık verir. Benimki de böyle bir geri bildirimdi işte..
Birden nerden aklıma geldi bu 'rektörlük beyannamesi' diyebilirsiniz? Malum bu hafta bütün siyasi adayların seçim bildirgelerini açıklamaya başladıkları dönem. Gazetelerde bu kişilerin boy boy resimleri var; televizyon kanallarında halka kendilerini anlatmaya çalışıyorlar. Vaatlerde bulunuyorlar, kendilerince oy toplamanın her türlü dalaveresine baş vuruyorlar. İnsanların gözlerinin içine baka baka kandırmaya çalışıyorlar. Onları kaç kişi dinliyor, kaç kişi dikkate alıyor bilmiyorum ama ülkemizde siyasi kaosun artık bitmesi gerektiğine inanıyorum.
'Yeni Toplumsal Sözleşme 2013' metniyle 7 Haziran seçiminden yine iktidar olarak çıkmasını beklediği AK Parti'ye, Ahmet Davutoğlu, yeni yüzlerden oluşacak hükümette kendi çizdiği vizyonu uygulatacak.. Haziran ayında AK Parti'nin son durumunun ne olacağını tam olarak kestiremediğim için, bu konuda çok fazla yorumda bulunmanın anlamlı olmadığını düşünüyorum. Yeni bir çizgi mi yaratılacak, ya da mevcut çizgiden çok daha derin mi yarıklar açılacak bilemiyorum. Ancak yeni toplumsal sözleşme :'Beyaz kefeni giymiş Alparslan gibi huzurunuza çıkıyorum' sözlerini söyleyen Davutoğlu için ciddi bir sınav olacak. Ancak en büyük sınav: 'Başkanlık sisteminin, Türkiye'nin siyasi tecrübesine ve gelecek vizyonuna daha uygun olacağına inançları' üzerine… Yıllar öncesinde Turgut Özal'ın 'Başkanlık Sisteminden' ne kadar farklı yada benzer olduğunu zaman bizlere gösterecek.
Gelelim 'Demokrasimizi derinleştireceğiz' sloganıyla toplumun her kesimine yönelik ekonomik ağırlıklı vaatlerini sıralayan CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu'na… Barajın %5'e indirilmesinden tutun da, Kürt sorunu, yurt dışı seçim çevresi, gizli tanıklık, özgür medya, zorunlu eğitim, vergi müfettişiliği ve son olarak Yüksek Öğretim Kurulu'nun kaldırılmasına kadar detaylı yazılan seçim bildirgesine…
'Zor dostum zor' demek geldi içimden, öyle vaat etmekle bir şeyler yapılabilseydi neler olurdu bu Türkiye'de demek geliyor içimden… Ne AK Parti , ne de CHP'ye karşı artık içim de bir gramcık sevgi ve inanç kalmadığına kanaat getiriyorum.
Ama her ne olursa olsun, belki de sadece tek bir nedenden dolayı CHP'ye yeniden oy vereceğimi düşünüyorum. Sayın Kılıçdaroğlu: 'eğer ki iktidara gelirsek, üniversitelerin kendi seçtikleri REKTÖR'LERİ, Cumhurbaşkanlığı'nın atamasını engelleyeceğiz' diyor. İşte bu söz beni gerçekten derinden etkiledi. Neden mi? Sadece bu nedenden dolayı, benim gibi düşünen nice 'Fil Dişi Kulesi' yaratacak 'aktif, dinamik, vizyoner, üretken, hoşgörülü, sevgi ile görev yapacak 'AKADEMİSYENLERE' yol açılması için…