Bundan dört yıl önce (2010) Gediz Üniversitesi'nde ilk defa 'Liderlik' dersine girdiğimde, sınıfın yarısından fazlasının Nijeryalı'lardan oluştuğunu gördüğümde büyük şaşkınlığa uğramıştım. Bu kadar yabancının olduğu bir ortamda ilk defa ders anlatacaktım. Bu benim için bir ilk olacaktı. İnsanlar ile kurduğunuz iletişim dili 'sevgiye odaklı' olunca anlaşamamış olmanız mümkün değil aslında.
Gediz Üniversitesi ile Celal Bayar Üniversitesi'nde okuyan öğrencilerim arasındaki en temel fark; konuştuğumuz dildi. Bizim okuldaki yabancı öğrencilerimiz Türkçe'yi çok iyi konuşuyorlardı. Doğal olarak da öğrenciler arasında daha hızlı bir iletişim sağlanabiliyordu.
Gediz Üniversitesi'ndeki derslerime ara vermem nedeniyle, son üç yıl içinde öğrencilerim ile arada bir haberleşsek de, onlardan kopmuştuk. Bir araya gelmeyince ister istemez insanlar uzaklaşıyor. Ancak bu uzaklaşmanın sadece mesafe olduğunu bana gösteren Nijeryalı öğrencim Abbabe'nin geçen hafta içinde bana göndermiş olduğu facebook mesajına kadar bunun böyle olduğunu zannediyordum.
Abbabe, mezun olduğunu ve beni ne kadar sevdiğini ve özlediğini dile getirmek için bir 'hoşça kal' mesajı yazmıştı. Birden bu öğrencilerim ile yaşadıklarım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti gitti. Onun coşkusuna kapılarak hemen bütün sınıfta olan eski öğrencilerimin mail adreslerini bularak buluşma kararı aldık. Geldiklerinden bu yana tam dört yıl geçmişti bu Nijeryalı öğrencilerin bizlerle olan birlikteliği. Hem onlar bizlerden bir şeyler öğrenmişlerdi; hem de biz onlardan. Hiç bilmediğimiz kültürleri, gelenekleri öğrenmek için bundan daha güzel bir ortam yoktu aslında. Yurt dışında bir üniversiteye gittiğinde, dünyanın onlarca ülkesinden gelen kişiler ile bir arada yaşamak nasıl muhteşem bir duyguysa bizim ülkemizde de üniversite ortamında 'dünya vatandaşı' dediğimiz 'fahri elçilerimiz' ile tanışmak ve yaşamak bir o kadar zenginlikti.
İlk sorum Abbabe'ye oldu, maksadım yaşadıkları bu dört yıl içinde yabancı öğrencilerimizin, Türk kültürünü ne kadar tanımış olduklarını öğrenmekti. İyisi ve kötüsü ile bizleri değerlendirmesini istedim. Sanki bu soruyu bekliyorlarmış gibi hepsi tek tek, kendi ülkelerini anlatmaya başladılar öncelikle bizlere...
Abbabe, Niyerja Federal devletin 350 yıl kadar süren ve 20.000.000 kişinin esir olarak satılmasıyla Avrupa tarihinde yaşanan 'tarihi bir leke' olarak adlandırılan 'köle ticaretin'den bahsetti. İlk defa 15.ci yüzyılda Avrupa sömürgeciliğini ve zulmünü getiren Portekiz ve İngiliz esir tüccarı denizciler olmuş. Bir yandan doğuda parlayan İslam inancı 'köleliği' önleyici, eritici ışıklarıyla Afrikalılara hayat vermeye çalışırken, diğer yandan maddi hırsları ile dolmuş Avrupalılar, Nijeryanın zenci insanlarını esir yaparak, sattıklarından bahsetti. Abdulzahir Abdullahi, ülkenin neden yıllar boyunca savaşlar ile kardeş kardeşi vurduğunu anlattı. 1963 yılında Cumhuriyet ilan edilmesine rağmen ülkede, iç savaşlar hiç bitmemiş. 20.ci yüzyılın en kanlı ve korkunç çatışmaları kabileler arasında olmuştu.
Abi Buba Kari, hep kötü konulardan bahsettiğimizden etkilenmiş olmalı ki, sözlerine:'petrol' bulundu bizim ülkemizde ve böylece 'refah düzeyimiz' yükseldi dedi. Bugünkü Niyerja'nın günümüzde, Afrika'nın en gelişmiş ülkelerinden birisi olmasının en büyük nedeni sürpriz bir şekilde doğanın onlara sunduğu 'petrol', yaşamlarını değiştirmişti. Yıllar önce sınıfa girdiğimde: 'Hocam, bizim sınıfımızda Jere Kentinin Kralı'nın oğlu' var dediklerinde çok gülmüştüm ama gerçek olduğunu öğrendiğimde İbrahim Usman ile iyi dost olmuştuk.
Son olarak Abubakar Mohammed; 'dünyanın en kalabalık üçüncü ülkesiyiz biz dedi. Toplamda 89.666.000 kişinin yaşadığı ülkede, zenginliği ve fakirliği bir arada görmek mümkündü. Merak ettiğim konuya geliyordum çünkü Nijerya'da, çok eşliliğin (poligami) yaşandığını duymuştum. Çok çocuk sayısının arkasındaki gerçeğin, ne olduğunu merak ediyordum. Bir evde 'tek mi yoksa birden fazla mı kadın' yaşıyordu? Bu soruyu Zayyad Bashir ile Mohammed Ahmed'e sordum. Sevimli bir şekilde gülümsediler. Bizlerin evinde dört kadın ve 20 çocuk vardır diye yanıt verdiler. İnanmak istemedim ama baktım ki hepsi aynı şekilde kardeşlerinden bahsediyorlardı. Hatta bir tanesi geçen sene Türkiye'ye geldiğinde (şu anda 22 yaşında) yeni doğan kardeşini henüz görmediğinden yakındı. Yani bir ülkede yaşıyorsunuz; erkekler 'erkekliklerini' ispatlamak için çocuk doğurtuyor; kadınlar ise 'doğurgan' olduklarını kanıtlamak için çocuk doğuruyorlar. Onların nasıl bakıldığı, sağlıklı mı değil mi oldukları çok önemli değil. Bir evin içinde neden dört eşin bir arada yaşadığını sorgulamadan komin bir hayat yaşıyorlar. Aslında bu yaşam şekli 'bir klan hayat'…. Yani; kocaman bir aile….
Türk öğrencilerim ile gülmeye başladık ve onlara yönelttiğimiz son soru şu oldu: 'peki, siz Türkiye'de bizleri gördünüz ve yaşadınız. Bizim ailede içinde bir kadın, bir erkek ve belki de iki çocuktan oluşan çekirdek ailemizi gördünüz, neler hissettiniz? Ülkenize döndüğünüzde bunu model olarak benimseyecek ve çevrenizdekilere örnek olacak mısınız?' dedik. Hepsi gülümseyerek kesinlikle dediler. Bizlerde büyük heyecan duyduk, ne güzel bu süreç içinde onlara olumlu güzel önekler sunmuşuz diye. Türk öğrencilerden Fatih hemen atıldı, 'peki, Abubakar, sen kaç kadınla evlenip, kaç çocuk sahibi olacaksın' dedi. Abubakar, gülümsedi ve' iki kadın, 10 çocuk' dedi.
Niyerjalı dostlarımıza tam dört yıl içinde, bazı geleneklerinde değişimler yaratma şansımız olmuş diye sevindik. Gelişmekte olan Türkiye'nin, çevre ülkelere örnek olarak onların sağlık, kültür,çevre gibi konularında rehber olabileceğimize inanan Türk öğrencilerimle, yaşanan dört yılın boşa gitmediğine karar verdik. Ancak bu dört yılın en güzel tarafının benim için yabancı öğrencilerimin yanında; Fatih, Nesil, Özgün, Yazgülü, Cansu, Ömer Faruk,Emine gibi çok 'değer verdiğim öğrencilerim' ile karşılaşmak olduğuna karar vererek, onlara yeni hayatlarında başarılar dileyerek ayrıldığımızda, takdir edilecek kişilerin aslında onlar olduğunu düşündüm. Çünkü, onlar 'Fahri elçilerimize' Türk kültürünü anlatmışlardı. Onlar köprüler kurmuştu ülkeler arasında. Onlar dostluk bağlarını oluşturmuşlardı aslında…
Her 'beş yılda bir' bu dostluğumuzu asla koparmamak adına birbirimize söz verdik, '2019 yılında', Mısır'da tekrardan bütün sınıf olarak buluşacaktık…. Kimbilir bir sonraki beş yıl nerede toplanacaktık. Hiç kopmamak için…