Buse AÇIKALIN/EGEDESONSÖZ- İzmir Ticaret Odası (İZTO) Ağustos ayı olağan meclis toplantısı Meclis Başkanı Selami Özpoyraz yönetiminde gerçekleşti. Toplantıya İZTO Yönetim Kurulu Başkanı Mahmut Özgener ve meclis üyeleri iştirak etti.
İzmir Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı Mahmut Özgener, ekonomi gündemini ve Orta Vadeli Program’ı (OVP) değerlendirerek, dezenflasyon sürecinin üretim kapasitesi, yatırım, rekabet gücü ve teknolojik dönüşüm üzerindeki etkilerinin yakından izlenmesi gerektiğini söyledi.
“DEZENFLASYON MU, ÜRETİM KAPASİTESİ Mİ?”
Özgener, 13 Ağustos’ta gerçekleştirilen 3. Enflasyon Raporu Toplantısı’nın ağustos ayının ekonomi gündemindeki en önemli gelişmelerden biri olduğunu belirterek,
“Ağustos ayında ekonomi gündemindeki en önemli gelişmenin 13 Ağustos’ta gerçekleştirilen 3. Enflasyon Raporu Toplantısı olduğu kanaatindeyim. Toplantı neticesinde Merkez Bankası, 2026 yıl sonu enflasyon tahminini yüzde 26’dan yüzde 28’e yükseltti. Enflasyonun 2027 yıl sonunda yüzde 15’e, 2028 yıl sonunda yüzde 9’a gerilemesi ve orta vadede yüzde 5 hedefinde istikrar kazanması öngörülüyor. Ayrıca, 7 Eylül’de açıklanacak Orta Vadeli Program sonrasında tahminlerin yeniden güncellenebileceği de belirtildi. Merkez Bankası, sıkı para politikasının etkisiyle beklenti ve fiyatlama davranışlarındaki iyileşmenin süreceğini ve enflasyonun ana eğiliminin gerilemeye devam edeceğini öngörüyor.Bu kapsamda, geçtiğimiz hafta sonu TL likidite yönetimine ilişkin yapılan açıklamada bir haftalık repo faizinin yüzde 40 seviyesinden, politika faizine yani yüzde 37’ye doğru kademeli olarak indirileceğine işaret edildi. Bu çerçevede, Eylül ayında açıklanacak Orta Vadeli Program öncesinde reel sektörün ekonomik görünümünün rasyonel bir biçimde ele alınmasının önemli olduğunu düşünüyorum.Programı,ülkemizin yapısal sorunları üzerinden değerlendirebilirsek, “dezenflasyon mu, üretim kapasitesi mi?” gibi kısır döngülerden de kurtulabiliriz” dedi.
“MEVCUT PROGRAM ÖNEMLİ KAZANIMLAR SAĞLADI”
Mevcut OVP’nin fiyat istikrarı henüz tam olarak sağlanmamış olsa da enflasyonun yüksek seviyelerden belirgin biçimde gerilemesini ve yükseliş eğiliminin kırılmasını sağladığını belirten Özgener, “Orta Vadeli Programın en önemli kazanımı; fiyat istikrarı henüz sağlanmamış olsa da, enflasyonun yüksek seviyelerden belirgin biçimde gerilemesi ve önceki dönemdeki yükseliş eğiliminin kırılması oldu. Reel faizlerin belirgin biçimde yükselmesi ve para politikasının yeniden işlev kazanması, TL tasarruf araçlarının cazibesini artırarak dövize yönelimi azalttıve finansal istikrarı güçlendirdi. Ekonomi programının ilk döneminde gerçekleştirilen rezerv birikimi, ülke ekonomimizin dış şoklara karşı dayanıklılığını artırırken, 2026 yılında yaşanan ağır jeopolitik gelişmelerin kur ve ödemeler dengesi üzerindeki etkilerinin sınırlanmasına da önemli katkı sağladı.Sıkı para politikası ve kredi koşulları, iç talepte dengelenmeyi başlatarak dezenflasyon için gerekli talep koşullarını oluşturdu. Son olarak program; petrol fiyatlarındaki sert yükseliş, küresel risk iştahındaki bozulma, sermaye çıkışları ve yurtiçi belirsizliklere rağmen ülkemiz ekonomisinin dış şoklara karşı dayanıklılığını artırdı. Kısaca program; makroekonomik istikrarın yeniden oluşturulması, enflasyonun düşürülmesi ve dış şoklara karşı dayanıklılığın artırılması açısından önemli kazanımlar sağladı” şeklinde konuştu.
“NE ÖLÇÜDE YÜK OLUŞTURDUĞUNUN ORTAYA KONULMASI GEREKİYOR”
Ancak programın üçüncü yılına girerken temel sorunun değiştiğine dikkat çeken Özgener, “Yüksek reel faizlerin, reel kurdaki değerlenmenin ve zayıf iç talebin üretici sektörlerimiz üzerinde ne ölçüde yük oluşturduğunun ortaya konulması gerekiyor” dedi.
“GEÇİCİ ÜRETİM KAYIPLARI KALICI HALE GELMEMELİ”
Özgener, özellikle emek yoğun ve demir-çelik sektörlerinde geçici olması beklenen üretim, yatırım ve rekabet gücü kayıplarının kalıcı hale gelmesinin önemli bir risk olduğunu vurguladı. Büyümeyi hızlandırmak için dezenflasyon programının gevşetilmesinin çözüm olmadığını belirten Özgener, “Bununla birlikte, bu süreçte gerçekleşen kaynak dağılımının ekonomimizi daha verimli ve yüksek katma değerli bir yapıya taşıyıp taşımadığını analiz etmek önem kazanıyor. Özellikle emek yoğunve demir çeliksektörlerinde geçici olması beklenen üretim, yatırım ve rekabet gücü kayıplarının kalıcı hale gelmesi, üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir risk olarak karşımıza çıkıyor. Buradan çıkan sonuç, büyümeyi hızlandırmak için programın gevşetilmesi değil. Verimliliği ve rekabet gücünü artıracak, yatırım ortamını iyileştirecek, finansmana erişimi kolaylaştıracak ve üretimde teknolojik dönüşümü destekleyecek yapısal politikalarla tamamlanması. Enflasyonla mücadele, yapısal dönüşümün ön koşulu; ancak tek başına yeterli değil. Enerji ve ithal girdi bağımlılığının azaltıldığı, verimliliğin ve teknoloji içeriğinin yükseltildiği, insan sermayesinin ve stratejik üretim kapasitesinin güçlendirildiği bir dönüşüm gerçekleştirilmediği takdirde, güçlü büyüme dönemlerinde ekonomimizin yeniden cari açık, maliyet baskısı ve enflasyon sorunlarıyla karşı karşıya kalma riski söz konusu. Bu nedenle, enerji güvenliği ve tedarik zincirlerinin yeniden şekillendiği, teknoloji ve yapay zekânın üretimin geleceğini değiştirdiği bu dönemde, ekonomimizi daha verimli, daha yüksek teknolojiye dayalı ve daha güçlü bir üretim yapısına kavuşturmak için yapısal dönüşümü hızlandırmamız gerektiğine inanıyoruz” açıklamasında bulundu.
OVP İÇİN BEŞ YAPISAL BAŞLIK
Özgener, yeni OVP’de özellikle beş yapısal konuya odaklanılması gerektiğini ifade etti.
Özgener, yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Bu bağlamda OVP’de ele alınmasının önemli olduğunu düşündüğüm beş yapısal konuya değinmek istiyorum.
Birincisi, düşük verimlilik ve kaynakların verimsiz dağılımı.
Ülkemiz sanayisinin temel sorunlarından biri, toplam faktör verimliliğinin uzun süredir yeterince artmaması. Emek, sermaye ve makine verimliliklerinin üçünde de ülkemizde büyük sorun var. Ancak sorun yalnızca firmaların kendi verimlilikleriyle sınırlı değil. Yapılan çalışmalar, sermaye, finansman ve iş gücü gibi kaynakların daha verimli firmalara yeterince yönelmediğini de gösteriyor.
Geçmişte uygulanan negatif reel faiz ve düşük maliyetli kredi politikalarının bu sorunu daha da belirgin hale getirdiğini görüyoruz. Ucuz ve kolay finansman, verimliliği düşük firmaların da faaliyetlerini uzun süre devam ettirebilmesine imkân sağladı. Bu durum, kaynakların daha verimli alanlara yönelmesini sınırladı.
Merkez Bankası, 3. Enflasyon Raporu’nda ise mevcut sürecin sanayi üzerindeki etkilerini değerlendirirken bu noktaya dikkat çekiyor.
2025 yılında verimlilikte artış yaşandığını belirten Merkez Bankası, yeni kurulan firma sayısındaki azalmayı ve kapasite kullanımındaki gerilemeyi tek başına sanayinin üretim gücünün kalıcı olarak zayıfladığı şeklinde yorumlamıyor. Piyasaya daha az sayıda ancak daha verimli ve güçlü firmanın girmesini, kaynakların daha verimli işletmelere yönelmesinin bir sonucu olarak değerlendiriyor.
Bu yaklaşım, mevcut programın önemli savunma noktalarından birini oluşturuyor. Sermayenin gerçek maliyetinin yeniden ortaya çıkmasıyla düşük verimli faaliyetlerin ucuz finansmanla sürdürülmesi zorlaşıyor ve kaynakların daha verimli alanlara yönelmesinin önü açılıyor.
Ancak bizim Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’ndan ayrıldığımız nokta tam olarak burada başlıyor. Yüksek reel faiz ve kredi kısıtlarının olduğu bir ortamda hangi firmaların güçleneceğini, hangilerinin küçüleceğini veya piyasadan çıkacağını yalnızca verimlilik belirlemiyor. Firmaların finansmana erişimi, büyüklüğü ve bilanço gücü de bu süreçte önemli rol oynuyor.Dolayısıyla kaynakların daha verimli alanlara yönelmesi önemli olmakla birlikte,bu süreçte verimli firmaların da yalnızca finansmana erişimde yaşadıkları güçlükler nedeniyle yatırım ve üretim kapasitesini kaybetmemesine dikkat etmemiz gerekiyor. Bu riskin özellikle KOBİ’ler açısından daha yakından izlenmesi gerektiğini düşünüyoruz.
İkincisi, Düşük teknoloji – düşük katma değer – yetersiz yatırım.
2000’li yılların başından itibaren düşük teknolojili üretimden orta teknolojili üretime geçişte önemli mesafe kaydettik. Ancak aynı başarıyı yüksek teknolojiye ve yüksek katma değerli üretime geçişte gösteremedik. Ar-Ge harcamalarımız artmasına rağmen, bu artışın verimlilik ve üretimde yarattığı katkı da istediğimiz düzeye ulaşamadı. Dolayısıyla ekonomimizin daha yüksek katma değer üretebilmesi için teknolojiyi, dijitalleşmeyi, Ar-Ge’yi ve üretim kapasitesini geliştirecek yatırımlara ihtiyaç devam ediyor.
Bu noktada mevcut dezenflasyon sürecinin yatırımlar üzerindeki etkisi önem kazanıyor. Yüksek finansman maliyetleri, iç talepteki zayıflama ve belirsizlikler, özellikle uzun vadeli yatırım kararlarını zorlaştırıyor. Firmalar böyle dönemlerde mevcut faaliyetlerini sürdürmeye öncelik verirken; makine yenileme, kapasite artırımı, dijitalleşme ve Ar-Ge gibi yatırımlarını erteleyebiliyor.
Bu çerçevede; Merkez Bankası mevcut verilerin henüz sanayide kalıcı ve geniş çaplı bir üretim kapasitesi kaybına işaret etmediğini değerlendiriyor. Kapasite kullanımındaki düşüşü ve firma hareketlerindeki zayıflamayı da tek başına böyle bir kaybın göstergesi olarak görmüyor. Bugünkü veriler açısından bu değerlendirmeyi anlaşılır buluyoruz. Ancak bizim dikkat çekmek istediğimiz risk daha uzun vadeli.
Çünkü bugün ertelenen bir teknoloji veya kapasite yatırımının etkisini hemen görmeyebiliriz. Bir firmanın bugün vazgeçtiği yeni makine, dijitalleşme veya Ar-Ge yatırımı, mevcut üretimini doğrudan azaltmayabilir. Ancak iki veya üç yıl boyunca yatırımların ertelenmesi, gelecekteki üretim kapasitemizi, teknolojik dönüşümümüzü ve rekabet gücümüzü olumsuz etkileyecektir.
Tam da bu noktada önemli bir ikilemle karşı karşıyayız. Kalıcı fiyat istikrarı için verimliliğimizi artırmamız; verimliliği artırmak için de yenilikçi teknolojilere yatırım yapmamız ve teknolojik dönüşümü hızlandırmamız gerekiyor. Ancak dezenflasyonu sağlamak amacıyla uygulanan sıkı finansal koşulların uzun süre devam etmesi, ihtiyaç duyduğumuz bu yatırımları da baskılayabilir.Bu kısır döngüyü mutlaka kırmak gerektiği kanaatindeyim.
Dolayısıyla mesele dezenflasyon programından vazgeçmek değil; dezenflasyon sürerken üretken yatırımların, teknolojik dönüşümün ve yüksek katma değerli üretimin nasıl korunacağına ve destekleneceğine de odaklanmak olmalı.
Üçüncü önerimiz, Maliyet rekabetçiliğine bağımlılık ve reel kur.
Ülkemizin ihracatında rekabet gücü hâlâ önemli ölçüde fiyat ve maliyet avantajına dayanıyor. Teknoloji, marka ve yüksek verimlilik içeren bir yapıya yeterince geçemediğimiz için üretici ve ihracatçılarımız reel kurdaki değişimlerden daha fazla etkileniyor.
TL’nin reel olarak değer kazanmasına ücret, ara malı ve finansman maliyetlerindeki artış da eklendiğinde, özellikle emek yoğun ve işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde rekabet koşulları zorlaşıyor.
Merkez Bankası ise rekabet gücünü değerlendirirken reel kura tek başına bakmıyor. Verimlilik artışını, ihracatçıların farklı pazarlara açılabilmesini ve firmaların değişen koşullara uyum sağlama kapasitesini de dikkate alıyor.
Bu nedenle TL’deki reel değerlenmenin tek başına sanayinin rekabet gücünü kaybettiği anlamına gelmediğini değerlendiriyor.
Enflasyon Raporu’ndaki verimlilik değerlendirmesi önem taşıyor. Çünkü ücretler ve diğer üretim maliyetleri artarken verimlilik de yükseliyorsa, aynı miktarda üretim için katlanılan maliyet artışı daha sınırlı kalabilir. Başka bir ifadeyle, verimlilikteki artış maliyetlerdeki yükselişin bir bölümünü karşılayabilir ve firmaların rekabet gücünü korumasına yardımcı olabilir.
Ancak bizim dikkat çekmek istediğimiz nokta, ekonominin genel görünümü ile sektörlerin yaşadığı koşulların her zaman aynı olmayabileceği. Toplam ihracatın güçlü seyretmesi veya sanayi genelinde verimliliğin artması, bütün sektörlerin rekabet gücünü koruduğu anlamına gelmiyor.
Özellikle tekstil, hazır giyim ve diğer emek yoğun sektörlerde maliyet artışları ve reel kurdaki değerlenme daha güçlü hissedilebiliyor. Bu sektörlerde yaşanacak uzun süreli rekabet kaybının yalnızca bugünkü ihracatı değil, üretim kapasitesini, istihdamı ve yıllar içinde kazanılmış dış pazarları da kalıcı olarak etkileme riski bulunuyor.
Dolayısıyla rekabet gücünü değerlendirirken ekonominin genel göstergelerinin yanında sektörler arasındaki farklılıkların da dikkate alınması gerektiğini düşünüyoruz. Buradaki temel mesele, dezenflasyon sürecini sekteye uğratmadan özellikle dış pazarlarda rekabet baskısı yaşayan üretici sektörlerin kapasite ve pazar kaybının kalıcı hale gelmesini önlemek olmalı.
Dördüncüsü, ithal girdi ve enerji bağımlılığı ile kronik dış denge sorunu.
Ekonomimizin temel yapısal sorunlarından biri, enerji, ara malı ve ileri teknoloji ürünlerinde ithalata olan yüksek bağımlılığı. Bu yapı, ekonomi büyüdükçe ithalatın da artmasına ve cari açığın yeniden yükselmesine neden oluyor.
Bu açıdan, dezenflasyon programıyla iç talebin dengelenmesini cari denge açısından önemli buluyoruz. Merkez Bankası da talepteki dengelenmeyi programın temel kazanımlarından biri olarak değerlendiriyor. TL’ye olan güvenin ve TL mevduatların artması da ekonominin dış finansmana karşı kırılganlığının azalmasına katkı sağlıyor.
Ancak burada geçici iyileşme ile yapısal iyileşmeyi birbirinden ayırmamız gerekiyor. İç talebin yavaşlaması ithalatı ve dolayısıyla cari açığı azaltabilir. Ancak bu durum, sanayimizin ithal ara malına ve enerjiye olan bağımlılığının azaldığı anlamına gelmiyor. Başka bir ifadeyle mevcut program, dış denge sorununun sonuçlarını hafifletiyor; ancak sorunun temel nedenlerini tek başına ortadan kaldırmıyor. Enerji fiyatlarının yeniden yükseldiği veya iç talebin normalleştiği bir dönemde cari açık baskısının tekrar ortaya çıkma ihtimalini de bu nedenle göz ardı etmememiz gerekiyor.
Beşincisi, beşeri sermaye, firma ölçeği, kurumsal kapasite ve piyasa yapısı.
3. Enflasyon Raporu’nda öne çıkan önemli noktalardan biri de enflasyonla mücadelenin yalnızca para politikasıyla sınırlı olmadığı. Bunun en somut örneklerinden birini gıda enflasyonunda görüyoruz. Merkez Bankası; verimlilik, rekabet, piyasa yapısı, bilgi altyapısı ile üretim ve lojistik zincirlerindeki sorunların da fiyatların oluşumunda önemli rol oynadığına dikkat çekiyor.
Aslında aynı yaklaşım sanayimiz için de geçerli. Para politikası fiyat istikrarını ve makroekonomik dengelenmeyi sağlayabilir. Ancak firmalarımızın verimliliğini artırmak, teknolojik dönüşümü hızlandırmak, nitelikli insan kaynağını geliştirmek, firmaların ölçek sorunlarını çözmek ve lojistik altyapıyı güçlendirmek için para politikasının tek başına yeterli değil. Üstelik bu alanlardaki ilerleme yalnızca büyüme açısından değil, kalıcı fiyat istikrarı açısından da önem taşıyor. Bu nedenle “önce enflasyonu düşürelim, yapısal sorunları daha sonra ele alırız” şeklinde bir yaklaşımın yeterli olmayacağını düşünüyoruz. Dezenflasyon ve yapısal dönüşümün mümkün olduğunca birlikte ilerlemesi gerektiğine inanıyoruz.
Biraz önce de sizlerle paylaştığım gibi, tartışmayı “dezenflasyon mu, büyüme mi?” ikileminden çıkarmamız gerektiğine inanıyoruz.Asıl sorumuz, dezenflasyon programının sağladığı makroekonomik istikrarı ve zamanı ülkemizin yapısal dönüşümü için ne ölçüde kullanabildiğimiz olmalı”
“ASIL RİSK ORTA TEKNOLOJİYE SIKIŞIP KALMAK”
ABD-Çin rekabeti ve artan jeopolitik belirsizliklerin ülkelerin sanayi politikalarını değiştirdiğine dikkat çeken Özgener, “Odamız açısından sormamız gereken en önemli soru şu: Toplam verimlilik artarken, bazı sektörlerde üretim kapasitesi, nitelikli işgücü ve ihracat pazarları kalıcı biçimde kaybediliyor olabilir mi?” Dolayısıyla kaynakların daha verimli alanlara yönelmesi ile ülkemizin üretim kapasitesinin kaybedilmesi arasındaki ayrımı doğru yapmak gerekiyor. Bu konu bugün geçmişe göre daha önemli.
ABD-Çin rekabeti ve artan jeopolitik belirsizliklerle birlikte ülkeler artık sanayi politikalarını yalnızca maliyetler üzerinden şekillendirmiyor. Enerji güvenliği, kritik hammaddelere erişim, tedarik zincirlerinin dayanıklılığı ve teknolojik kapasite de üretim kararlarının temel unsurları haline geliyor. Enerji dönüşümü, yapay zekâ ve dijitalleşme de bu yeni rekabet ortamının temel dinamikleri arasında yer alıyor. Bu nedenle uzun vadeli temel riskin yalnızca yüksek faiz veya reel kur nedeniyle bazı sektörlerin bugün rekabet gücünü kaybetmesi olmadığını düşünüyoruz. Asıl risk; dünyada yeni bir üretim ve teknoloji coğrafyası oluşurken, ülkemizin orta teknolojili üretim yapısında sıkışıp kalması ve bugünkü geçici kayıpların zamanla kalıcı üretim, pazar ve nitelikli işgücü kayıplarına dönüşmesi. Bu tablo, dezenflasyon programının yapısal politikalarla eş zamanlı olarak desteklenmesinin önemini ortaya koyuyor. Buradaki amacın programdan vazgeçmek değil; finansal istikrarı, uzun vadeli yatırımların, teknolojik dönüşümün ve doğrudan yabancı yatırımların önünü açacak sağlam bir zemine dönüştürmek olması gerektiğine inanıyoruz” dedi.
“KOBİ VE DÖVİZ KREDİLERİNDEKİ BÜYÜME SINIRLARI ESNETİLMELİ”
Özgener, seçici kredi politikasının dezenflasyon sürecine katkı sağladığını ancak sanayinin ekonomiye katkısı dikkate alınarak hassas dengelerin gözetilmesi şartıyla döviz ve KOBİ kredilerindeki büyüme sınırlarının esnetilmesinin gündeme alınması gerektiğini söyledi. Özgener, “Seçici kredi politikasının dezenflasyon sürecine katkı sağladığını görüyoruz. Ancak biraz önce sizinle paylaştığım tüm tespitler ve özellikle sanayi kesiminin ekonomiye olan katkısı da dikkate alındığında;hassas dengeler de gözetilerek, döviz ve KOBİ kredilerindeki büyüme sınırlarının esnetilmesinin mutlaka gündeme alınması gerektiğine inanıyoruz. Bununla birlikte, ihracatçılarımızın yurtdışındaki rakipleriyle eşit şartlarda mücadele edebilmesi için destek mekanizmalarının da yeniden şekillendirilmesi gerekiyor. Daha önce de birçok kez dile getirdiğim döviz dönüşüm desteği bu açıdan önem taşıyor.Merkez Bankası, 1 Ağustos itibarıyla yürürlüğe giren düzenlemeyle döviz dönüşüm desteğinde katma değere dayalı yeni bir sisteme geçti. Döviz almama taahhüdü kaldırılırken, yüzde 3’lük destek uygulamasının süresi de 31 Ocak 2027’ye kadar uzatıldı. Yeni düzenlemeyle firmaların katma değeri, kârlılıkları ve işgücü maliyetleri dikkate alınarak döviz satış limitlerinin belirlenmesi ve firmaların döviz pozisyonlarına ilişkin bir üst sınır uygulanması öngörülüyor. Dönüşüm desteğinin yanında, yüzde 35 oranındaki ihracat bedeli satış yükümlülüğünün süresi de 31 Ocak 2027’ye kadar uzatıldı. Bu değişiklikler 1 Ekim itibarıyla yürürlüğe girecek. Atılan bu adımların ihracatçılarımız için hayırlı olmasını diliyorum. İhracatçılarımızın üzerindeki maliyet baskısını azaltacak ve dış pazarlardaki rekabet gücünü artıracak her düzenlemeyi önemli buluyoruz. Ancak beklentimizin,döviz dönüşümünde uygulanan destek oranının artırılması olduğunu bir kez daha sizlerle paylaşmak istiyorum.Bu artışın ihracatçılarımıza önemli katkı sağlayacağına inanıyorum. Bu noktada;Ticaret Bakanımız Sayın Ömer Bolat’ın özellikle emek-yoğun, katma değerli üretime ve istihdama destek veren sektörler öncelenerek yeni bir modelin hayata geçirileceğine dair açıklaması önem taşıyor” şeklinde konuştu.
İZMİR EKONOMİ ÜNİVERSİTESİ’NE DOLULUK BAŞARISI
Konuşmasında İzmir Ekonomi Üniversitesi’nin YKS yerleştirme sonuçlarındaki başarısına da değinen Özgener, üniversitenin yüzde 93,1 genel doluluk oranına ulaştığını söyledi. Özgener, “Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) yerleştirme sonuçları açıklandı. Başarılarıyla bizleri her zaman gururlandıran İzmir Ekonomi Üniversitemiz yüzde 93,1’lik genel doluluk oranına ulaşarak Türkiye’nin en çok tercih edilen vakıf üniversiteleri arasına bir kez daha adını yazdırdı. Ön lisans programlarında yüzde 99,5, lisans programlarında ise yüzde 90,6 doluluk oranına ulaşan üniversitemiz, 2 bin 158 başarılı öğrenciyi bünyesine kattı.
Burada dikkatinizi çekmek istediğim önemli bir nokta var. Türkiye genelinde vakıf üniversitelerinin genel doluluk oranının yüzde 79.7’de kalırken, İzmir Ekonomi Üniversitemiz bu ortalamanın 13.4 puan üzerinde yer aldı. Bu başarıda emeği geçen başta Rektörümüz Prof. Dr. Yusuf Hakan Abacıoğlu olmak üzere tüm akademik ve idari kadromuzu kutluyor, İzmir Ekonomi Üniversitesi’ni tercih eden gençlerimize eğitim yolculuklarında başarılar diliyorum” şeklinde konuştu.
ÖZGENER’DEN KESTELLİ’YE TEŞEKKÜR
Özgener konuşmasının son bölümünde İzmir Ticaret Borsası Yönetim Kurulu başkanlığına aday olmayacağını açıklayan Işınsu Kestelli’ye de teşekkür etti. Özgener, “Işınsu Başkan, görev yaptığı yıllar boyunca yalnızca başarılı bir başkan olmadı; pek çok ilke imza atan, cesaretiyle kendisinden sonra gelenlere yol açan öncü bir isim oldu. İzmir Ticaret Borsası’nın ilk kadın Yönetim Kurulu Başkanı olarak önemli bir eşiği aştı. Ardından TOBB Yönetim Kurulu’nda görev alan ilk kadın olarak iş dünyasında kadınların temsili açısından bir başka ilke imza attı. Bu başarıların her biri yalnızca Işınsu Başkanın kişisel kariyerindeki birer unvan değildir. Bana göre bunlar, iş dünyasında kadınların önündeki görünmez sınırların aşılması adına atılmış çok kıymetli adımlardır. O, kendisinden sonra gelecek kadınlara “Bu görevlerde biz de varız, biz de başarabiliriz” diyebilecekleri güçlü bir yol açtı.Ama Işınsu’nun bıraktığı iz, ilklerle de sınırlı değil. Yıllar boyunca tarımın, üreticinin ve ticaretin güçlü bir savunucusu oldu. İzmir’in meselelerinde sorumluluk almaktan hiçbir zaman kaçınmadı. Kentimizin ortak aklına, kurumlarımız arasındaki birlikteliğe ve İzmir iş dünyasının güçlü sesine çok önemli katkılar sundu. Biz de yıllar boyunca pek çok konuda yan yana çalıştık. Aynı masalarda İzmir’i konuştuk, sorunlara birlikte çözüm aradık, şehrimiz ve ülkemiz için ortak hedeflerin peşinden gittik.
Ben onun çalışkanlığına, kararlılığına ve sağduyusuna her zaman büyük saygı duydum.Ancak bugün benim için bütün bu görevlerin ve başarıların ötesinde çok daha kişisel bir tarafı da var.Işınsu Başkan benim çok yakın dostumdur.İnsan hayatında makamlar ve görevler değişir. Fakat gerçek dostluklar kalır. Geride yalnızca başarılarla dolu bir başkanlık dönemi bırakmıyorsun. İlklerle dolu bir hikâye, güçlü bir kurum ve senden sonra gelenlere cesaret verecek çok kıymetli bir miras bırakıyorsun.
İzmir Ticaret Borsası’na, İzmir’e, Türk iş dünyasına ve özellikle kadınların iş dünyasında daha güçlü temsil edilmesine yaptığın katkılar için sana yürekten teşekkür ediyorum.Seninle yıllardır aynı şehir için çalışmaktan, aynı hedefleri paylaşmaktan ve hepsinden önemlisi dostun olmaktan büyük mutluluk duydum.Başkanlık görevin sona erebilir; ancak İzmir’de bıraktığın iz ve açtığın yol uzun yıllar boyunca yaşamaya devam edecek. İyi ki birlikte yol yürüdük.İyi ki dostumsun. Şahsım ve İzmir Ticaret Odası adına sana gönülden teşekkür ediyor; bundan sonraki dönemin sana ve ailene sağlık, huzur ve mutluluk getirmesini diliyorum” şeklinde konuştu.




