Greenpeace Türkiye’nin ulusal sınırların ötesindeki doğal alanları koruma fırsatı sunan Küresel Okyanus Antlaşması’nın onaylanması için sürdürdüğü ve 10 binden fazla kişinin imza verdiği kampanyası kazanımla sonuçlandı.
Türkiye, okyanusların korunmasına yönelik Küresel Okyanus Antlaşması’nı onayladı. Denizlerdeki biyoçeşitliliğin korunması için tarihi bir kazanım olan Antlaşma 17 Ocak’ta yürürlüğe girdi. Bu durum elbette akıllara kendi kıyılarımızı nasıl koruyacağımızı getiriyor hemen.

Haliç’ten yükselen bir pankartın, Boğaz gecesinde beliren hayali balinaların ve on binlerce imzanın sonunda vardığı yer, bir bürokratik onaydan çok daha fazlası. Türkiye’nin Küresel Okyanus Antlaşması’nı onaylaması, kâğıt üzerinde bir uluslararası taahhüt gibi görünse de aslında çağımızın en derin vicdani meselelerinden biriyle yüzleştiğimizi gösteriyor. İnsanlık, kendisinden büyük olanı koruyabilecek mi?
Okyanuslar bugüne dek hep “uzak” sayıldı. Haritalarda mavinin koyulaştığı, sınırların bittiği, sorumluluğun buharlaştığı yerlerdi. Karalar üzerinde hukuk, mülkiyet ve iktidar konuşulurken; açık denizler neredeyse kaderine terk edildi. Küresel Okyanus Antlaşması —resmi adıyla BBNJ Antlaşması— işte bu tarihsel boşluğa atılmış gecikmiş ama hayati bir imza.
Bugün açık denizlerin yalnızca yüzde 0,9’u gerçek anlamda korunuyor. Geri kalan devasa alan, aşırı avcılığın, madencilik heveslerinin, plastik çağının ve iklim krizinin ortak baskısı altında. Antlaşmanın hedefi net; 2030’a kadar okyanusların en az yüzde 30’unu koruma altına almak. Kulağa teknik bir oran gibi geliyor olabilir; oysa bu hedef, gezegenin solunum sistemini ayakta tutma çabası… Çünkü okyanuslar yalnızca balinaların değil, iklimin, yağmurun, planktonun ve nihayetinde dünyadaki 8 milyar insanın evi.
Türkiye’nin bu Antlaşma’yı onaylaması, özellikle 2026’da COP’a ev sahipliği yapacak bir ülke olarak, sembolik değeri yüksek bir adım. Ama tam da bu noktada, sembollerin tehlikesi başlar. Zira çevre tarihinin bize öğrettiği acı bir gerçek var…
İmzalar tek başına doğayı kurtarmaz. Onu kurtaran şey, bilimin rehberliğinde uygulanan politikalar, kararlılık ve sürekliliktir.
Greenpeace Türkiye Direktörü Berkan Özyer’in altını çizdiği gibi, asıl zorlu süreç şimdi başlıyor. Açık denizlerde bilimsel temelli koruma alanları oluşturmak, bunları denetlemek ve ekonomik baskılara rağmen savunmak… Bunlar yalnızca çevre politikası değil, aynı zamanda bir yönetim ahlakı meselesi. Türkiye bu süreçte ya “imza atan ülkeler” listesinde kalacak ya da gerçekten “sorumluluk üstlenen ülkeler” arasına girecek.
Haliç’te açılan “Okyanusları Koru” pankartını ve Boğaz’da geceye düşen balina siluetlerini bu yüzden yalnızca birer eylem olarak değil, kültürel bir çağrı olarak okumak gerekiyor. Bu imgeler, modern dünyanın unuttuğu bir şeyi hatırlatıyor…
Doğa, yalnızca yönetilecek bir kaynak değil; birlikte yaşanacak bir varlıktır. Okyanuslarla kurduğumuz ilişki de tıpkı şehirlerle, sofralarla, dillerle kurduğumuz ilişki gibi etik bir bağdır.
Antlaşmanın yürürlüğe girmesinin dünya çapında sokak sanatıyla kutlanması boşuna değil. Çünkü çevre mücadelesi artık yalnızca bilim insanlarının ve hukukçuların değil, sanatçıların, yazarların, yurttaşların ortak diliyle konuşuyor. Okyanusları korumak, geleceğe dair bir hayal kurabilmek demek. Balıkçıların yarın da denize açılabilmesi, çocukların mercan resiflerini yalnızca kitaplardan tanımaması, iklim krizinin biraz olsun dizginlenebilmesi demek.

Antlaşmanın tam adı: Ulusal Yetki Alanları Dışında Kalan Denizlerdeki Biyoçeşitliliğin Korunması ve Sürdürülebilir Kullanımına Dair Antlaşma
Türkiye için bu onay, aynı zamanda bir ayna. Kıyılarımızda, denizlerimizde, deltalarımızda verdiğimiz sınavlarla tutarlı olmak zorundayız. Açık denizleri korumaktan söz ederken, kıyılarda betonla, körfezlerde kirlilikle, balık stoklarında aşırı avcılıkla çelişemeyiz. Okyanus, parçalı bir ekosistem değildir; Marmara’dan Pasifik’e uzanan tek bir canlı organizmadır.
Küresel Okyanus Antlaşması’nın yürürlüğe girmesiyle birlikte geri sayım başladı. 30×30 hedefi, yalnızca bir çevre hedefi değil; uygarlığın kendisiyle yaptığı yeni bir sözleşme. Türkiye bu sözleşmede yerini aldı. Şimdi soru şu: Bu imza, tarih kitaplarında küçük bir dipnot mu olacak, yoksa “doğayla yeniden düşünmeye başladığımız” bir dönemin başlangıcı mı?