Bazen kafam çok karışıyor. Bildiklerimin ne kadar doğru, okuduklarımın ise ne kadar gerçekçi olduğuna inanamıyorum. İnançlarımı bazen kaybediyorum, yeni inançlara kendimi kaptırıyorum. Ama bildiğim tek bir doğru oluyor ki, o da kendimi saplantı ve ön yargılardan arındırma çabası gösteren, özgür düşünceyi benimseyip savunan, ülkeme ve insanlığa sevgi ile bağlı olacağım bir inanç sistemi içinde koşuyorum.
İnsanların yaşları ilerledikçe daha rahat yorumda bulunabiliyorlar. Ya da iş hayatı içinde kendimizi öyle bir koşturmanın içinde buluyoruz ki, sonunda ancak belli bir yaş döngüsüne gelince yıllar boyunca sorguladığımız, şüpheye düştüğümüz kavramları beynimizin katmanlarından çıkartıp, bilgi haznemizin içinde yoğurma cesaretine kavuşabiliyoruz. Bu sorgulama bazı kişiler için daha erken yaşta olurken, bazı kişiler için de benim gibi 50'li yaşlarda oluyor. Ama kendimi çok şanslı hissediyorum ki, bu sorgulamayı yaparken daha çok bilgi ile donanıyorum.
Geçtiğimiz günlerde çok etkilendiğim bir kişi ile tanıştım. Kendisi İran-Horasanlı çok değerli bir tıp profesörümüz. Dünyadaki insanları bir insan vücuduna benzeten Prof.Dr. Mehmet Marufihah, Bahai Dinini ve öğretilerini bana anlatırken oldukça heyecanlıydı. 'Dünyayı nasıl görüyorsunuz, karışık mı?' dediğim de, daha da karışacak demişti. Dünyada şu anda 10-15 milyona yakın Bahai var. Türkiye'de ise bu sayı 10 000 kişi civarında. Bahai inancında, din adamı yok. Tanrı ile kul arasına kimse giremiyor. Ayrıca bu dinin ikinci temel özelliği: 'mezhep, tarikat, cemaat' denilen bölünmeler de yok. Hz. Bahaullah, kimsenin bu dini yorumda bulunmasına izin vermemiş, önce oğlu Abdu'l Baha, sonra da torunu Şevki Rabbani'ye bu dini anlatmasını buyurmuş.
Mehmet Marufihah'a göre bütün dinlerin temelinde 'sevgi' var. Ancak uygulamada ne yazık ki, sevgiyi yansıtamıyoruz dünyaya ve insanlığa. Sevgi olmayınca, aslında ölümün de yakınımızda olduğunu fark edemiyoruz. Hz. Bahaullah, kullarına şunu buyuruyor: 'sen iyilik yap, Dicle'den gitsin. Karşılık isteme'. Bu aslında Tanrı ile kul arasındaki pazarlığın olmaması gerektiğini bizlere anlatıyor. Kul, Tanrı'ya 'senin iraden ne iste bunu yap' diyor. Doğrusu da bu değil mi zaten..
Mehmet Hocamız: 'Birlik Çadırı kuruldu' kitabında, tıp bilimindeki ' tedavi şeklini' betimleyerek, dünyayı dirilten gücü iki şekilde açıklıyor. Bunlardan birincisi 'radikal tedavi', hasta olan organın vücuttan çıkarılması, diğeri ise 'kısa süreli bir tedavi'. Bu tedavide, hastaya geçici olarak ağrı kesici verilir. Bu da bir çözümdür ama geçicidir diyor Marufihah. Bahai Dini, insanlık aleminin birliğini sağlamak için 'radikal bir çözüm' sunuyor. Bu öğretiler arasında; 'kadın ve erkek haklarının eşitliği', genel barış', 'taklitlerin terk edilmesi' ve 'gerçeğin özgürce araştırılması' bulunmakta. Bu kitapta beni en çok etkileyen iki konu başlığı oldu. Bunlardan birincisi; kadının makamıydı; diğeri ise kadın ve dünya barışı..
Doğada tek gelişen ve değişen, hatta doğa kanunlarından üstün olan varlık, bildiğiniz gibi insandır. Sürekli gelişme gösteren en belirgin örnek kadın makamıdır diyor Mehmet Hocamız. Dinler bile insanların seviyesine veya kapasitesine göre gelişiyor. Her asırda insanlar hangi aşamada ise ona göre eğitimler veriliyor. Eğer İlahi dinler insan kapasitesinin üstünde ise insanoğlunun onu anlamaması özümsememesi ve kabul etmemesi veya kapasitesinin altında ise karşı gelmesi doğal. Hiçbir geçmiş tanrısal dinlerde, kadın ve erkeğin haklarının tam eşitliğinden söz etmemiş. Çünkü o devirlerde kadının kapasitesi tam gelişmemiş. Bu nedenle de, kadın haklarına dair tanrısal kurallar da o asra göre yazılmış ve yorumlanmış.
Tarihten bir örnekle konuya açıklık getirmeye çalışan Prof.Dr. Mehmet Marufihah, büyük filozof İbn-i Sina'nın meşhur Şifa isimli kitabının sonunda Arapça olarak kadın ve aile hakkında o asrın anlayış ve dini inançlarına uygun olarak düşüncelerini açıklıyor. İbn-i Sina, Fileto'nun da görüşüne katılarak insanın iç bölümden ibaret olduğunu vurguluyor. 1-Akile (akıl ve düşünce),2-Gazabiye (duygusallık), 3-Şeheviye (yemek, zevk alma).Bu bölümler baş, kalp ve karın şeklinde temsil edilmektedir eserinde. Ve: 'akıllı erkektir, kadın ise duygularının esiridir ve onlarda akıl ön planda değildir. Dolayısıyla kadın, erkeğin egemenliği altında olmalı, hayatı sınırlandırılmalı ve kısıtlanmalıdır. Kadın evin dışına çıkmamalı ve dışarıda çalışmamalıdır'. Çok ilginçtir ki bu görüşe o dönemlerde büyük mutasavvıf Mevlana Celalettin de bazı şiirlerinde bu görüşü destekleyen ifadeler kullanıyor.
İbn-i Sina'nın bu görüşü geleneksel doğu ekolünün göstergesi aslında. Kutsal Kitaplar da kadın haklarına kısmen önem vermekle birlikte o asırdaki insanların kapasitesine ve gelişmesine uygun olmadığından, kadın haklarının tam eşitliği verilmemiş ve hep erkek üstünlüğü söz konusu olmuştur. Kadının kapalı olması ve özgürlüğünün sınırlandırılması bir namus ve fazilet olarak kabul edilmiştir.
Yıllar boyunca Atatürk'ün 'İnsan alemi bir kuşa benzer, bir kanadı erkek ve diğer kanadı ise kadındır' sözü, Bahai inancında takdir gören bir ifadedir. Bütün bunları okuduğumda, sorgulamamı daha yüksek sesle söylemeye başladım:
- Bu dünyaya beni Tanrı'nın getirdiğine inanıyorum. Tanrı'nın insanları eşit şartlar altında yarattığına da inanıyorum. Yani, erkekler belirli haklara sahip ise bir kadın olarak benim de aynı haklara sahip olmam gerekiyor. Bu inancıma göre, Müslüman da olsam, Musevi de olsam, Hıristiyan da olsam, Tanrı'nın dünyaya getirdiği iki canlıdan birisi olarak 'özgür, eşit haklara sahip sadece bir İNSAN'ım. Ne kadın, ne erkek ?? Tanrı'nın bir ayrımcılık yaptığına inanmıyorum. Peki bunu ortaya atanlar kimler? Kendi işine ve kendi çıkarlarına göre dini yorumlayan erkekler mi?
- Kadın ve erkek arasında 'hakkaniyet' ayrımı yapılan bir inanca karşıyım. O zaman 'dinsiz' kalmayı tercih ediyorum. Beni bu karmaşadan kim kurtaracak?
- Okumuş, belli bir konuda uzmanlık belgesi almış birisi olarak ben bile bu karmaşayı içimde hissediyorsam, acaba bu dünyada benim gibi düşünen kaç kadın var? Bu durumu düzeltmek isteyen de kaç erkek?
Bahai Dini'nin öğretileri arasında bulunan: 'kadın ve erkek haklarının eşitliği' üzerine yazılan yazılar beni bir adım daha araştırmaya sevk etti. Belki de bu nedenle bu inanç sistemi, insanların 'taklitleri terk etmesini' buyuruyor. Düşünmek gerekiyor, hem de çok derinden..