Atadan-deden CHP'liyim. Bu partinin genel merkez eğitmeniyim. Üç dönemdir İzmir il delegesiyim. Partimizin 90.yıl kitabını yazdım. Kendi efkarımca okur yazarım. Sonradan olmak tabii ki bir eksiklik değil ama; anadan doğma CHP'liyim. Özgür bir yurttaşım. Öyle tıpış tıpış sandığa falan gitmeyeceğim. Kimse de zorla beni sandığa götüremez. O; sandığa, Cumhuriyet'im için gideceğim. Mustafa Kemal Atatürk için gideceğim. Laiklik için, demokrasi için, özgürlük için gideceğim. Müdafaa-yı hukukçular için gideceğim. Bu ülkenin temeline harç koyanlar, yasa yapanlar, kurum yapanlar için gideceğim. Çağdaş bir sosyal demokrasi için gideceğim. Hala merak mı ediyorsunuz kime oy vereceğimi? Yazdım zaten.10 Ağustos'ta sandık başında bu kriterleri arayacağım. Öyle, tıpış -tıpış değil ;gönülden , içten…
Her seçimde' bu seçim Türkiye'nin kader seçimi! Cumhuriyet elden gidiyor, laiklik elden gidiyor ' deyip eşini, dostunu, akrabasını, ,iş ortağını, kahve arkadaşını, yavuklusunu meclis üyesi, belediye başkanı yapıp bizim oylarımız üzerinden meşruiyet alanı oluşturup kendi iktidarlarını sağlamlaştırdılar. Şimdi de 'Tayip gelirse faşizm gelir' diyorlar. Türkiye, 2002'den beri sözüm ona parlamenter sistem ama açık bir şekilde faşizmle yönetiliyor. Bundan ala faşizm mi olur? Bütün bunlar olurken' biz nerede hata yaptık' diye soran var mı? Bir yıl sonra milletvekilliği seçimi var. Aynı gerekçe orada da karşımıza çıkacak. Hiç merak etmeyin. Ne diyeceklerini şimdiden duyar gibiyim '.aman haa!!! bu seçim; Türkiye'nin kader seçimi…'
Ben gönülden destek vermiyorum bir kere bu biline! Ama çatı adayımızın seçim kampanyasını ve orada kullanılan sloganları kim belirlediyse ya Türkiye'yi tanımıyorlar ya da bilerek Tayip karşısında seçim kaybetmek istiyorlar. Efendim, 'ekmek için ekmeleddin...'Çıkış sloganımız bu. Sonra işte altı doldurulmuş 'saygı ekmek için', 'itibar ekmek için' falan filan diye. İnsanın isminde ki harflerle slogan arasında benzerlik kuruluyor ve buradan hedefe yöneliniyor.1950'ler de kalmış bir reklam numarası. Tarım toplumu normlarını çarpık kentleşmeyle aşmaya çalışan bir ülkede, nüfusun %80'inin kentlerde yaşadığı bir ülkede olsa olsa kırsal kesim de ki seçmene mesaj vermeye yönelik bu reklam ve tanıtım atraksiyonlarının ne tür bir geçerliliği olabilir. Yoksulluk algısı üzerinden , yoksulluğun sürekli anımsatılmasına yönelik ve 'ekmek' metaforu kullanılarak üretilmiş bir seçim sloganı; Türkiye'nin içinde bulunduğu muhafazakar refah toplumu normlarına da uymuyor. Hep yazdım, yineliyorum ; sorun ekonomik ve sosyal politikalarda düğümleniyor. Büyük kentler de özel araç yoğunluğundan park edecek yer kalmadı. Her tarafımız şantiyeye döndü. Kentlerimiz imar rantlarıyla beton yığınlarına dönüştü. Son on yılda herkesin bir evi ve arabası oldu. Dışarıdan yüksek faizle alınan sıcak para, bankacılık sektörü üzerinden değişik kredilerle orta sınıfa aktarılarak tüketim toplumu olduk. Hepimizi borçlandırdılar. Uluslararası mali sermaye ve onların içeride ki yerli işbirlikçileri bu toplumun gelecek on yıllarını ipotek altına aldı. Topluma hayal kurduruyorlar. Toplum, tükettikçe tükendiğinin farkında bile olmadan otoriter lidere tapınıyor. Küresel sistem, kimsenin kendi gerçekliğiyle yüzleşmesini istemiyor . Yurttaş, müşteriye dönüşmüş durumda. Hele bizim gibi ülkelerde muhafazakarlığın en üst sınırlarında gezinerek 'mürit-müşteri' haline gelmiş durumda . 15 yılda bu otoriter ve muhafazakarlık sosuna bulandırılmış neo-liberal iktidar modeli; kendi sermayesini, bankacılık sektörünü , medyasını yarattı. Şimdi biz, 1960'lerden bu yana bu günler için hazırlanan bir iktidar modelinden kurtulmak için o çevrelere yakın birini aday gösteriyoruz. Oysa geçmişte de yapıldı ve tutmadı. Rahmetli İnönü ; Menderesin 1948'de önünü kesmek için bir ilahiyat profesörünü Şemsettin Günaltay'ı başbakan yaptı ama bir işe yaramadı.(onun da adının sonunda 'din' ekinin olması sizce bir tesadüf mü?)
Türkiye'de ki her seçimi bir Tayip Erdoğan referandumuna dönüştürmemek gerekiyordu. Sadece Tayip Erdoğan'ın siyasal kimliği ve otoriter tavırları üzerinden bir muhalefet geliştirmek ve de bunun başarıya ulaşacağını sanmak gerçekten Türkiye'nin bu sosyo-ekonomik koşullarında geçerli bir yöntem değil. Kitlelerin önüne yeni bir ekonomik ve sosyal program koymak gerekiyor. Öyle 'ekmek için ekmeleddin' türünden hiç bir karşılığı olmayan metaforlarla değil, daha çok özgürlüklere vurgu yapan, sosyal adaleti ve eşitliği, toplumsal dayanışmayı öne çıkaran neo-liberalizme cepheden muhalefet edecek yeni bir tarz ve yeni bir söylem gerekiyor.
Şimdi biz bu tespitleri yaptığımızda ulusalcı, faşist, genel merkez muhalifi ve hatta Tayip'in ekmeğine yağ sürücü oluyoruz. Bu ne totaliter mantıktır ? Ama olsun, her zaman bir onuncu köy bulma umudunu içinde taşıyanlardan birisi olarak doğruları söylemeye ve eleştirel- analitik düşünmeye devam edeceğiz. Bu arkadaşlara gelince ; öyle olur bu işler.80 öncesinde herkes devrim yapıyordu. Dünyadan esen rüzgarlar, sol'un tüm kürede yükselişi herkesi sayıları yüzün üstünde fraksiyon ile buluşturmuştu. Sonra 12 Eylül geldi. Buldozer gibi sol'un üzerinden geçti. Ardından gelsin Özallı yıllar. Büyük transformasyon. Ton-ton(!), herkesi neo-liberalizmin müşterisine dönüştürdü. Devrimcilerin kimi döndü, kimi sosyal demokrat oldu. İnançlarından vaz geçmeyenler ise 12 Eylül'ün zindanlarında ve işkencehanelerinde ser verip sır vermeden bedel ödediler. Önce SHP'ye sonra da CHP'ye girip orada var olmaya çalışanlar ise bu muhafazakarlık sosuna bulandırılmış neo-liberal tsunamide savruldular. Ara sıra kıyı belediyelerinde aldıkları iktidarı öyle hercai tükettiler ve öyle bir savruldular ki en sonunda' bu toplum ne yapsak bize oy vermiyor' noktasına geldiler. Ve acı son! Proleter devrimci gelenekten , sosyal demokratlığa oradan da siyasal İslamcılığın ve muhafazakarlığın siyasal ve kültürel kodlarına teslimiyet. Bir tükenişin romanı. Sevgili Oğuz Atay yıllar önce 'Tutunamayanlar'ı yazmıştı. Artık bu arkadaşlar için yeni bir roman gerekiyor…Tükeniş…