Parmaklarını üst üste koyup, "Küs kendine Tanrı! Çok acı var dayanamıyorum. Oynamıyorum ben" dedi. Sözün bittiği yerde durmuşken ne söylenebilir ki...’¶
Dünyada her 40 saniyede bir kişi intihar nedeniyle hayatını kaybediyormuş. Her kırk saniyede bir kişi oynamaktan bıkıp, sıkılıp canı yanıyormuş ve gidiyormuş. İlkel insandan günümüze kadar süregelen belki de tek olguymuş ve her inan yaşamının her evresinde bunu düşünebiliyormuş...
Bütün toplumsal olguların temelinde insan yaşamını devam ettirebilme çabası vardır. Bir kişi, yaşamını devam ettirebilmek için basit bir hırsızlıktan tutun da diğer bir kişiyi öldürmeye kadar varan birçok eylemi yapabilmekte; kendisi için olumsuz olan şartları değiştirebilmek için elinden gelen tüm çabayı gösterebilmektedir. Fakat intihar eden bir kişi, tüm bu mücadele yollarını bırakarak, kendi yaşamına karşı bir eyleme girişmiştir. İşte intihar olgusunu diğer tüm olgulardan farklı kılan yön de budur: Kendi yaşamını devam ettirmeye çabalamamak...
İşte tam da burada insan şunu söyleyebiliyor. "Hadi hatıra eşyalar satan bir dükkandan küpe çalalım, bizi kızdıran, üzen, kıran herkesi öldürme planları yapalım, işkence edelim ama hayatta kalmaya çalışalım. Fikrinden vazgeç ve yaşa, acı mı çekiyorsun çek, eğer kendini öldürürsen ailen çok üzülür, arkadaşların kahrolur. Kendinden başka herkesi üzersin...’” Bana biraz bencilik gibi geliyor bu, o yüzden "Ötenazi" yi ilk kabullenenlerden biriyim. Ama yine de yaşamdan yanayım yalnızca kendim için... Ne dostlarım üzülecek diye, ne ailem ne de arkadaşlarım’… Dicle de yalnızca kendisi için yaşamdan yana kalabilseydi keşke’…
Beni derinden yaralayan etkileyen kişilerin başında gelir Tezer Özlü, Yaşamın Ucuna Yolculuk adlı kitabında der ki, ’“Yaşamım boyunca içimi kemirdiniz, okullarınızda, iş yerlerinizde, özel ya da resmi kuruluşlarınızda kemirdiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim; aç kalırsın dediniz. Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olunmayacak bir insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım. Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs ya da tren istasyonuna, hangi havaalanı ya da hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka her şey olduğumu duyuyorum.’” Kendi yaşamına karşı bir eyleme girişti o da’… Gitmeyi tercih etti’…
Sonra Nilgün Marmara geliyor aklıma 1980’’lerin acılarına dayanamadı ve bu hayata katlanamadı. Yaşama katlanamamak sıradan kaygıların dışına taşan insanları gelir bulur bazen. 29 yaşında gitmeye karar veren şair bir yazısında şöyle haykırıyor acısını, ’“Aydınlıkta köhneliği belirginleşen ve kentte ve konutta hiçbir şey neyse ben oyum. Öylesine bağsız ve yeniyim ki bu hafifliğin şiddetinin bedelini bir gün öderim diye düşünüyorum.’” Ve Nilgün Marmara, ’“Bana lütfen çiçek göndermeyin; benim kendi çiçeklerim var’” diyor gitmeden önce’…
Türkiye’’de çeşitli sebeplerle son 10 yıl içerisinde sekiz yazar ve şair intihar etti. 1994’’te intihar eden şair Soysal Ekinci, şiirin ırmağında ’“düşsel bir yolcuydu.’” Bir şairin ölümünden sonra yazdığı ’“Ritsos öldü / ve ben ağladım kendi dirime’” dizeleriyle hayata uzak, ölüme yakın olduğunu haykırıyordu.
Dicle'yi tanıma fırsatım olmamıştı sadece bir kez Nevzat Abla’’nın evindeki rafta resmini görmüştüm... Koskocaman gülümsüyordu, gözleri ışıl ışıl sanki konuşuverecekmiş gibiydi... Bir haftadır o resim gözlerimin önünde... İnanmak istemiyorum öldüğüne’… Kendi adına daha yapacak çok şeyi vardı ama vazgeçti’… Sabancı Üniversitesi’’ndeki öğrencilerinden Ceren onun ardından şöyle sesleniyor.
Sevgili Dicle Hocam,
Gitmek istediniz: yolunuz açık olsun!
Benim için buzdan kalelerde yasamayan, herkesten biri olabilen bir hocaydınız.
Böyle zamansız gittiniz, böyle habersiz’…
Simdi benim için ayrıca bu dünyayı istediği zaman terk etme hakki kendisine çoktan verilmiş bir meleksiniz
Dicle Hocam,
Gitmek istediniz: yolunuz açık olsun!