Medical Park Hastanesi'nde Salahdin Noori ile tanıştığımda, 'fizyoterapist'lerin neler yaptığı konusunda hiçbir fikrim yoktu. Bir-buçuk ay önce bisikletten düşerek dirseğimi kırmıştım. Ameliyat sonrasında muhakkak fizik tedavi görmem gerektiğini biliyordum ama bu tedavinin pek de göründüğü gibi kolay olmayacağını hiç tahmin etmiyordum. Hastane'de fizik tedavinin yapıldığı odaya girdiğimde perde arkasından gelen sesleri duyduğumda, 'insanların canları ne kadar tatlı, neden bu kadar bağırıyorlar ki' demiştim. Başına insan neler geleceğini bilmeyince çok kolaymış bir konu hakkında rastgele konuşmak…
Salahdin Bey, yanıma gelerek 15 gün boyunca birlikte olacağımızı söyledi. Oldukça soğuk birisiydi. Böyle birisi ile tedavimin nasıl geçeceğini merak ediyordum. İlk on beş dakikanın sonunda kolumu açmak için, gereken egzersizleri yapmaya başladığında, gözlerimden yaşlar akmaya başlamıştı. Acının işte o an nasıl bir duygu olduğunu hatırlamıştım. Yan perdeden gelen seslerin aslında hiç de nedensiz olmadığını şimdi daha iyi anlıyordum. Devamlı saatime, geçen dakikalara bakıyordum, ne zaman bu çile bitecek ve bir an önce koşarak bu hastaneden çıkacağımı hesaplamaya bile başlamıştım. Ancak Salahdin Bey'den kurtuluş yoktu. Her halde doktor ile aralarında bir anlaşma vardı, kolum istenilen esnekliğe kavuşmadan beni bırakmayacaktı. Zaman dolup odadan çıktığım da, diğer gün hastaneye gelmemeye bile karar vermiştim. Tabiî ki, bu mümkün değildi. Kolumun açılması için, bu acıları yaşamam gerekiyordu. Bir gün sonra, bu acıları daha az hissetmek için neler yapabilirim diye düşünürken, Salahdin Bey'in beni güler yüzle karşılaması birden göstereceğim direnç kat sayımı artırmış oldu.
Kendisi ile başladım sohbet etmeye, ilk sorum onun neden 'fizyoterapist olmak' istediği ile ilgiliydi. Salahdin Bey, yıllar önce 'futbolcu olmak' istemişti. Bütün maçlara gider, hayatını bu alana adamak için koşar, maçlar yaparmış. Ama bir türlü kimse onu fark etmemiş, elinden tutan olmamış. Sonra başlamış düşünmeye eğer futbolcu olamayacak isem, futbolcular ile yakın olacağım ne gibi bir meslek grubu var diye düşünmüş. Sonunda fizyoterapist'lerin eğer isterlerse futbolcuların yakınlarında olabileceğini öğrenmiş, okula başladığında hiç de düşündüğü bir ortam olmadığını fark etmiş. Dersler hem çok ağırmış hem de bu mesleğin hizmet verdiğin kişilerinin çeşitli karakteristik özellikleri varmış. Kaprisli, eşcinsel, travesti, fakir, huysuz, kadın, erkek, yaşlı o kadar çok insan ile tanışmış ki, artık bu kişiler hakkında kitap bile yazabilirmiş.
Salahdin Bey'e mesleğinde başarılı olmak istiyor ise neler yapması gerektiğini sordum. Aldığım yanıtlar aslında bütün meslek grupları içinde geçerliydi. Salahdin Bey'in birinci öğüdü: kişinin kendini muhakkak geliştirmesiydi. Ne kadar doğru düşünüyordu Salahdin Bey, kişinin kendini geliştirme isteği aslında ölünceye kadar devam etmeliydi. Her gün bir şeyler öğreniyorduk, peki bunları ne kadar günlük hayatımız içine adapte edebiliyorduk. İkinci öğüdü, herkesi dinlemek gerekiyordu. İnsanoğlunun kişisel gelişiminde sihirli iki anahtar vardır aslında, 'empati' ve 'dinleme'. Eğer ki, karşımızdaki kişileri dinlemeye başlarsak, görmediğimiz, fark etmediğimiz bambaşka bir pencere açılıyor etrafımızda; işte bu noktada karşı tarafın düşüncelerini de algılama şansımız olursa, bambaşka bir gözle bakıyoruz evrenin bize yansıttıklarına. Gönül gözümüz bazen açılıyor, kalp duvarlarımız yerinden oynuyor, taşlar yerlerine otuyor. Üçüncü öğüt; 'sabır'dı. Tılsımın anahtarı bu işte. Ne kadar sabırlıyız?, ne kadar sebatkarız? İstediğimiz hedefimize ulaşmak için ne kadar bekleyebiliyoruz? Benim gibi hiperaktif birinin bekleme sabrı yaşamımda çok fazla olmadığı için, bu duyguyu iyi bilirim. Zaman benim için yarışın başlangıcı ve sonucudur. Ya hep'dir yaşamım, ya da hiç…
Salahdin Bey'in dördüncü öğüdü: 'iş ve ev yaşamı' ile ilgiydi. İşe geldiği andan itibaren beyaz önlüğünü giymeyi tercih ediyordu. Pek çok insan iş ile ev ortamında yaşadığı gerilimleri ne yazık ki her iki ortama yansıtıyor. Böyle olunca da ne iş hayatında başarılı olabiliyor ne de evinde mutlu… Halbuki, yaşam o kadar kısa ve anlık ki; bir varmış bir yokmuş gibi.. Üzülerek, kızarak geçirilen bir yaşamı, yaşanmış saymamak gerekiyor.
Son öğüdü ise bence en dikkat çekici olanıydı: 'Otorite'. Neden otorite demiştim Salahdin Bey'e? Çok mu gerekliydi otorite? Ya da otorite neden gerekliydi? Otorite aslında iş disiplini değildi. Duygularımızın kontrolüydü, belki de profesyonel olma ile duygusal olma arasındaki ince bir çizgiydi. Ortopedi uzmanı, fizyoterapiste hastanın kırılan organının açılması için talimat veriyordu. Eğer ki, fizyoterapist hastanın ağlamasını ve bağırmasını dikkate alırsa görevini yapamayacaktı. Doğru olan 'otoriter' olmasıydı. Doğru ve ilkeli olmak gibi…
Salahdin Bey ile sohbet ederken vaktin nasıl geçtiğini anlamadım. Onun bu kısa süre içinde bana kattığı zenginlik müthişti. Bir yaşam felsefesi dersiydi sanki. Öğütleri beni sarsmıştı. Düşündürdü. Hayatımızda karşılaştığımız kişilerin tavsiyelerini ve deneyimlerini dinlemenin yaşamımda ne kadar etkili olduğuna karar verdim.
Salahdin Bey, İzmir'de yaşayan milyonlarca kişiden birisi…Çok genç bir yaşında önemli deneyimler kazanmış, o yaşamını benimle paylaşırken, ben de onun yaşamını sizinle paylaştım. Yaşam bir paylaşma değil mi zaten…