(Bu yazının başlığı için esin olan, sevgili Attila İlhan'ın 'ben sana mecburum' adlı şiiridir )
Yerel seçimlerin üzerinden bir hayli zaman geçti.2002'den bu yana Türkiye'de genel ya da yerel olsun her seçimde benzer sonuçların ortaya çıkması aslında bir rastlantı değil. Zira, AKP ve temsil ettiği muhafazakar politikalar aslında tam da Türk seçmenin en azından yarısının sosyolojik olarak 'kendine benzeyen' le empati kurmasından kaynaklanıyor...

Kabul edelim ki Tanzimat'tan bu yana bütün modernleşme çabalarına, Meşrutiyet birikimine ve Cumhuriyetin radikal seküler yaşam tarzı müdahalelerine rağmen 6oo yıllık imparatorluğun bakiyesi olan önemli bir sosyolojik küme; henüz daha sanayii öncesi toplumların yaşadığı bir hayat tarzını sürdürmekte kararlı gibi görünüyor. Manslow'un' ihtiyaçlar piramidi'ne en uygun sosyal durum belki de şu anda Türkiye'de yaşananlar. Manslow'a göre' fizyolojik ihtiyaçlar giderilmeden, entelektüel gereksinimler toplumların karar alma süreçlerinde çok etkili olmuyor...' Bugün Türkiye'de toplumun önemli bir bölümü sadece birincil ihtiyaçlarının giderilmesi ve temini ile mutlu olduğunu düşünüyor. Kısaca açarsak, barınmak, ısınmak, yemek, içmek ve güvende olmak ve inanca her gün iman tazelemek ile şükür ve rıza ve tevekkül'ü bu birincil ihtiyaçlarını karşılamada bir balans yani denge ayarı olarak tutmak . Hiç kuşkusuz burada ki güveni; ekonomik istikrar'ı ve statükoyu korumak olarak da okumak mümkündür. İşte bu yüzden, sinemaya gitmek, bir konser izlemek, kitap okumak, sivil toplumu güçlendirecek örgütlenmeler içinde olmak, günlük bir gazete takip etmek ile laiklik, cumhuriyet, modernleşme, sosyal adalet ve eşitlik gibi daha çok değerler ve normlar üzerinden üretilen bir politik dili içselleştirmekte tereddüt gösteriyor. Diğer taraftan özellikle büyük metropollerin gelişmiş semtlerinde sanayii sonrası toplumun normlarına göre yaşayan önemli bir kesim de siyasal tercihlerini daha çok yaşam tarzı endişesinden hareket ederek ortaya koymakta ve özellikle Türkiye'nin kıyı kesimleri bu tür seçmenlerin sonucu belirlediği bir süreci karşımız çıkarmaktadır....

Sosyal demokrat ideolojinin bu bağlamda oy yoğunluğu yaşadığı yerler, metropol kentlerin merkezleri, varsıl mahalleler ve görece eğitim düzeyi yüksek orta sınıf seçmenlerde düğümlenmektedir. bu tespiti şöyle de yorumlamak ve okumak olanaklıdır. Eğitim ve gelir düzeyi ile kentleşme süreçlerinin görece sağlıklı geliştiği alanlarda seçmen tercihini merkezin solunda ki partilere doğru yöneltmektedir. Yani bir anlamda sadece kentte yaşamayan ama aynı zamanda kenti yaşayan seçmenlerin tercihinde düğümlenmektedir sol oylar...Kentte yaşamak ile kenti yaşamak arasında ki o ince nüans; belki de bu gün örneğin CHP'nin son yerel seçimlerde aldığı 11 milyon 4OO bin civarında ki oyun neredeyse tamamına yakın bir bölümünün nirengi noktasıdır.

Bununla birlikte küreselleşme dinamikleri, yeni-sağ'ın ekonomik ve sosyal programı olan neo-liberalizm ve ülkemizin içinde bulunduğu coğrafya ile esnek uzmanlaşmaya dayalı post-fordist istihdam politikaları ve sosyal devletin yerini almaya aday 'muavenet devleti' yaklaşımları; ülkemizde cumhuriyeti'in başından itibaren var olan 'müesses nizam'ın sadece payandalarını yıkmakla kalmamış, onu destekleyecek toplumsal sınıfların da süreç içerisinde tasfiye olmalarını berberinde getirmiştir. Bu öyle bir tasfiye süreci oldu ki vesayet ideolojisinin zamanla savunuculuğunu yapan kesimlerde dahi önemli bir bilinç karmaşası yarattı

Etrafınıza şöyle bir bakın. Ya da evinizin penceresinden oturduğunuz sokağa bir bakın...Çok değil, 10 yıl öncesine kadar bom boş olan o sokaklarda çift şerit halinde park etmiş araçları göreceksiniz. O, araçların büyük bir çoğunluğu bankaların araba kredileriyle alındı. Yine kendi sokağınıza bir bakın, yüksek katlı evler, imar parsalasyonlarıyla , imar rantlarıyla, toki ve ev kredileriyle giderek küreselleşme süreçlerine boyun eğen bir marka kent yaratma çılgınlığına dönüştü...Herkesin cebinde aylık kazancının 10 mislisini sunan kredi kartları, o yetmedi ek-hesaplar ve tüketici kredileriyle yurttaş'tan müşteriye geçişin oradan da sistemin gönüllü kulluğuna yani müritleşmeye geçişin kapısını araladı. Kayseri, Sivas, Gaziantep, Konya, Denizli vb gibi Anadolu kentleri bu yeni toplumsal sınıflar için bulunmaz kaftandılar. işte orada AKP, kendi vesayet ideolojisini sahiplenecek olan kendi burjuvazisini yarattı . Anadolu kaplanları, kısa süre içerisinde İttihat ve Terakki'den bu yana devlet eliyle beslenen milli türk burjuvazisine(!) rakip oldular ve Anadolu kentlerinde hem arz hem istihdam yaratarak akp 'nin oy deposuna tahmin edilmeyecek katkılar sundular...

DP döneminden bu yana sağ, ya da muhafazakar Sağ'ın lider tipolojilerine ve onların kullandığı dile baktığımız zaman müthiş bir pragmatizm görürüz. 'Çoban Sülo, Hoca, Ton-ton, Kasımpaşalı imajları ve bunlar üzerinden yaratılan algı ile muhafazakar Türk seçmeni arasında bire bir benzerlik kurulmuş ve seçmen oy atarken, bu liderlerle kendi yaşamlarını özdeşleştirmiştir. Yani seçmen, kendine benzeyene yakınlık kurmuş, bu yakınlık bir süre sonra önce empatiye ardında da sempatiye dönüşmüştür. Toplumsal yaşamın içinde görece ezik yaşayan, kendini ötekileşmiş sayan, büyük kentlerin varoşlarında kendi kaderlerine terk edilmiş yığınlar, bu liderlerin kullandığı 'Büyük Türkiye, Dünya lideri, Ortadoğu'nun kralı' gibi özgüven aşılamaya yönelik politik dile hemen sahip çıkmışlardır. Hemen belirtmek gerekir ki CHP'nin tarihinde bu olguya en fazla yaklaşan lider Bülent Ecevit olmuştur. Ecevit, yeni demokratik sol ya da ortanın solu söylemi ile mavi gömleği, kasketi ve Kıbrıs fatihi ve Karaoğlan imajına 'ne ezen ne ezilen insanca hakça bir düzen', toprak işleyenin su kullanın' ve 'bu düzen değişmeli' gibi ezilen ve mağdur olan toplumsal kesimlere yönelik çıkışlarını ekleyince; hem 1973 seçimleri hem de 1977 seçimleri partinin çok partili yaşam süresince elde ettiği en yüksek oy oranına ulaşmasını sağlamıştır.

Hiç şüphesiz, 1970'lerde hem dünyada hem de Türkiye'de yükselen sol muhalefet, üniversiteler ve güçlü sendikal hareketler ile metropollerin gecekondu bölgelerinde yaşayan güçlü sanayi proleteryası bu oy patlamasının önemli saikleri arasındaydı...12 eylül 1980 askeri darbesi ile birlikte Sol'un üzerinden buldozer gibi geçilirken, Özal ile başlayan ve diğer sağ liderler tarafından da inatla sürdürülen neo-liberal politikalar , uluslararası güç odaklarının bölgemizde uygulama alanına koydukları yeşil kuşak ve ılımlı islam politikaları ile müthiş bir uyum gösterip bütün bu paralellik devasa bir tüketim çılgınlığıyla birleşince Türkiye bir değerler erezyonuna uğradı...Üniversiteler , YÖK kanunuyla iktidarın dümen suyuna sokuldu. Esnek uzmanlaşma ve taşeron sistemiyle sendikal hareketler güçsüzleştirildi ve sol'u besleyen bu ana damarlar politik sistemin dışına atıldı. Yaratılan bu fast-food kültürü , toplumsal dayanışma, örgütlü mücadele, kamusal çıkar gibi kavramları yerle bir ederek bireyci ve hedonist (hazcı) bir toplumsal yapıyı ortaya çıkarmakta gecikmedi.

Anılan süreçte, 1989 yerel seçimlerinden sonra shp-chp kadroları daha çok örgüt içi iktidara endekslenmiş , dar ve sığ bir politik söylemin peşinde koştular. Bu dönemde inatla sürdürülen bu yaklaşımlar sağ ve muhafazakar partilerle olan makasın daha açılmasına neden oldu. Böylelikle toplumsal yığınlar kendi kaderlerine terk edildi. Sosyal demokrat belediyeciliğin uygulama alanına koyduğu sosyal belediyecilik anlayışından uzaklaşmalar da bu dönemde gerçekleşti. İski skandalı, dışarda aç kurt gibi bekleyen neo-liberallere ve muhafazakarlara önemli bir fırsat verdi. Sonra yine kendi belediyelerimiz tarafından 1970'ler de kurulan tanzim satış mağazalarını özelleştirdik. Örneğin Tansaş'ı Garanti Bankası'na sattık...Belediyelerimiz de taşeron işçi çalıştırarak neo-liberalizme geçit verdik...Bütün bu süreçte tek derdimiz, toplumsal çıkarlar yerine ,var olan belediyelerde istihdam merkezli örgütlenme ve imar parselasyonu ve kat irtifaları üzerinden küçük müteahhit çıkarlardı...Sonuçta bu süreç bizi, en başarılı olduğumuz yerel yönetimler de de başarısızlığa götürdü...Bu' küçük olsun, benim olsun ', dar kadrocu ve hizipçi yaklaşımlar bütün enerjinin ve birikimin örgüt içi mücadeleye yönlenmesine neden oldu ve toplum unutuldu...sonuçta, her seçimde yukarıda sıraladığım nedenlerle %20 ile 25 arasında değişen bir oy oranıyla ve parlamentoda sınırlı bir millet vekili sayısıyla 20 yıldan bu yana' ana muhalefet 'olduk ama bir türlü iktidar olamadık...gelecek günlerde ' nasıl iktidar oluruz: yeni bir sol tahayyül' yazısında buluşmak üzere…