Son dönemlerde Milli Eğitim Bakanlığının, Dini Tarikatlar ile yaptığı işbirliği ve anlaşmaları “Sivil Toplum ile işbirliği” olarak tanımlayıp, bu çalışmalara hız vermesine ek olarak, Ramazan ayı boyunca okullarda uygulamaya başladığı dini faaliyetler, doğal olarak itirazlara yol açtı.
Ardından çok sayıda sanatçı, akademisyen ve gazetecinin imzaladığı, “Laikliği Birlikte Savunuyoruz” başlığı ile yayınlanan bildiride, başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere, iktidarın uygulamalarını sert bir şekilde eleştirdi.Bu bildiri, eleştiri ve görüş olarak değil de, hakaret ve suç olarak işlem gördü. İmzacılar hakkında anında dava açıldı.
Neredeyse yüz yıllık bir tartışma bu. Laiklik, dinimizi elimizden aldı ile laiklik elden gidiyor tartışması. Ancak henüz laiklik konusunda tam olarak anlaştığımız söylenemez. İki taraf da kendi laiklik tanımı üzerinden ya laikliği dinsel her girişimde tehdit altında görüyor ya da diğer taraf da, laikliği anladığı din anlayışına engel olarak algılıyor.
Uzun uzun laiklik tanımı yapmak yerine, temel prensibi tanımlamaya çalışmak daha doğru olacaktır. Ayrıca her ülkede ve tarihsel dönemde laiklik uygulama ve modellerinde farklılıklar olduğunu da hesaba katmamız gerekir.
Bizim Cumhuriyetimizin laiklik prensibi değil ama uygulama modelinin de tartışmalı olduğu açık. Bunu daha iyi açıklayabilmek için önce laikliğin temel prensibini kısaca açıklayalım.
Laiklik, bir toplumda başta hukuk olmak üzere, devlet kurumlarının oluşum ve işleyişinde din veya inanç esas alınmayacak. Dini gelenek ve inançlar toplumda şu veya bu şekilde sürebilir ama devlet işleyişinde karar mekanizmaları dine dayanmayacak.
Hristiyanlık ile Roma devleti arasındaki gerilimde, İsa’nın söylediği iddia edilen sözü hatırlayalım. Sezar’ın hakkı Sezar’a Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya. Yani devletin işleyişi ayrı, dinin işleyişi ayrıdır. Ya da bu dünyanın işleyişi ile öteki dünyanınki farklı.
Bizde bu ilkenin tarifi, laikliğin ilan edildiği dönem itibarıyla oldukça radikal bir girişim olarak hayata geçmiş ve Atatürk’ün şu sözleri ile, net bir şekilde tarif edilmiştir: “Fakat, bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların doğmaları ile asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamımızı, gökten ve gaipten değil doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.”
Laiklik prensibi temel olarak bu. Toplum yönetiminde ve hukuk kurallarında dine değil, beşeri hayatın ve çağın gereklerine göre hareket edilecek. Çok net bir tanım ve ayırım.
Türkiye de İran da Cumhuriyet ama biri laik diğeri değil. Birinde kutsal metinler ve din, devlet yönetiminde esas alınırken, diğerinde değil. Tabi ki bizim uygulamamızda da tartışmalı boyutlar söz konusu. Çünkü devlet dini, bir kurum olarak içine alarak bir laiklik uygulamasını benimsemiş ki, bu çok sorunlu bir uygulama.
Laiklik ilkesine göre hukuk ve siyasi kararlar, kutsala ve dine dayanmamalı ama aynı zamanda devlet, inançlara da aynı mesafede olmalı. Yani farklı din ve inançlar ya da mezheplere karşı ayrımcı veya imtiyaz sağlayan bir devlet uygulaması da laikliğe aykırı bir tutumdur.
Nitekim bizde dönemin şartları gereği, tek din resmi din olarak kabul edilmiş ve devlet kurumuna dönüştürülmüştür. Yani devlet dini içine almıştır, Diyanet İşleri Başkanlığı ile. Bu dinin finansmanı anlamına geldiği gibi Sünni İslam dışındaki dinleri veya inançları yok saymak anlamına da geliyor. Sünni İslam’ın finansmanı ayrımcılıktır ve yine devlet okullarında din olarak bu dinin öğretilmesi de aynı anlama gelir.
Bu uygulama eşitlik ilkesinin yanı sıra din ve vicdan özgürlüğüne de aykırıdır. Dolaysıyla mevcut uygulamada laiklik, farklı inançlar için güvence sağlamamaktadır.
Laikliği, sadece Cumhuriyetin ilk yıllarındaki uygulama ile sınırlandırarak savunanların da Siyasal İslamcıların dakatı bir bakış açılarının olduğunu söyleyebiliriz. Siyasal İslamcılar için bu belli ölçüde anlaşılabilir, çünkü savundukları ideoloji donuk bir doğmaya dayanıyor. Yani Peygamberin sözleri ve yaşam pratikleri, her dönem için geçerli uygulamalar olarak kabul ediliyor. Oysa dünyada hiçbir din ve inanç ortaya çıktığı koşullardaki uygulamalarını sürdürememektedir.
Ne Arabistan, ne İran ve ne İsrail ne de herhangi bir Hristiyan toplumda, peygamberlerinin dönemindeki koşullar geçerlidir. Çünkü din ortaya çıkışı itibarıyla nasıl ki, o dönemin ve içine doğduğu kültürün izlerini taşıyorsa, bugün de çağın koşulları bunların birçoğunu uygulanamaz hale getirmektedir.
Dinlerin benimsediği köleliği bugün savunmak, çok sapkın bir tercihtir. Çok eşlilik veya boşanma yasağını devam ettirmek de kolay değil.
Birkaç örnek ile devam edelim. Örneğin başörtüsü meselesi, laikliğe aykırı diye epeyce tartışıldı ülkemizde. Dini sembol olduğu için okullarda ve devlet dairelerinde yasaktı. Kılık kıyafet kanunu gereği, eşarp ve poşu da yasaktı aslında. Meclisteki partilerin tamamı tarafından çıkarılan yasa ile bu uygulamaya son verildi. Peki, laiklik elden gitti mi? Hayır.
Laiklik nasıl elden giderdi? Her kadın başını örtecek diye bir uygulama gelseydi giderdi. Kadınların İslam gereği erkeklerle bir arada bulunacak işlerde çalışması yasaklansaydı, ya da başörtülü hemşire, doktor inancım gereği erkek hastaya hizmet etmem deseydi mesela. Kızlarla erkeklerin aynı okullarda öğrenim görmeleri yasaklansaydı…
Bunları arzulayan bir iktidar söz konusu mu? Kesinlikle öyle ama bunu uygulaması mümkün değil. Şeriat ile yönetilen İran, kadınlarla baş etmekte ne kadar zorlanıyor görüyoruz. Türkiye, bu konuda İran ile kıyaslanamayacak bir modernleşme ve laiklik tecrübesine sahip üstelik.
Birkaç yıl önce AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, faiz uygulamasına, “nas varken bize söz düşer mi, faiz haram” dedi. Eğer faizi yasaklasaydı/yasaklayabilseydi, bu laikliğe aykırı bir uygulama olurdu. Neden devlet yönetimini dini kurallara göre düzenlediği için. Zaten ekonominin gerçekleri, yani beşeri hayat kimseye böyle bir imkan vermez.
Geçen yıl, Diyanet İşleri Başkanı, “kadınların erkekler ile aynı oranda mirastan pay alması dinimize göre haram” dedi. Evet, İslam dinine göre bu haram ama devlet dini esaslara göre yönetilemez. Eğer miras hukuku İslam ilkelerine göre yeniden düzenlenseydi ki bu mümkün değil, o zaman laikliğe ciddi darbe vurulmuş olurdu.
Bir süredir Erdoğan ve AKP iktidarı, laikliği aşındıracak girişimlerde bulunuyorlar. Siyasal İslamcı hamleler yapıyorlar ancak bu konuda çağın modernleştirici etkisi ve Cumhuriyet tecrübesi bazı hamlelerine izin vermiyor.
Erdoğan ve Diyanet İşleri başkanları kızlarına, erkeklerin bulunduğu yerde çalışmayacaksın diyebilir mi? Kızlarının ikinci veya üçüncü eş olmalarını kabul edebilir mi? Hırsızlık yapanın kolunun kesilmesini gündeme getirebilirler mi?
Ama bir kültür savaşı verdikleri, Cumhuriyet modernleşmesine karşı, İslamcı değerlerin toplumda daha yaygın hale gelmesi için, rövanşistbir mücadele yürüttükleri kesin. Devlet olanakları ile tarikatların beslenmesi, Kuran Kursları ve İmam hatiplerin sayısının olağanüstü artışı, Milli Eğitim Bakanlığının müfredat ve diğer bazı projeleri gibi birçok konuda laiklik karşıtı bir ideolojik mücadele devam ediyor.