EGEDESONSÖZ- Siyasal iletişimci Ali Sabuktay, kent gündeminden düşmeyen ve Danıştay'ın iptal kararı sonrası yeniden revize edilmesi gündemde olan İkinci Çeşme Projesi sürecine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Projeye ilişkin olarak yerel yönetimler ve sivil toplumun ilk projedeki karşı çıkışına vurgu yapan Sabuktay, Çeşme Projesi'nin tek başına bir turizm projesi olarak değerlendirilemeyeceğini belirttiği yazısında bu tip süreçlerde kamu yararının nasıl tanımlandığı, ortak yaşam alanları üzerinde son sözü kimin söylediği ve geleceğin hangi anlayışla planlanacağına ilişkin çıkarımlarda bulunuyor. Çeşme Projesi'ni yalnızca bir yatırım başlığı olarak değil; çevre, demokrasi, planlama ve siyaset ekseninde değerlendirmesini gerektiğini belirten Sabuktay, Arnavutluk'ta kıyıların küresel emperyalizmin ve sermayenin baskısıyla dönüşümü ve buna karşı gelişen toplumsal itirazlar ile Çeşme Projesi'ne arasındaki bağı da kuruyor.
Yaşanan tartışmalara katkı sunmak adına Ali Sabuktay’ın düşüncelerini aktarıyoruz:

Haritadaki Siyaset ve Çeşme Yarımadası’nın Geleceği

Bir ülkenin yönetim karakterini ve geleceğini anlamak için bazen seçim sandıklarına ya da hararetli siyasi nutuklara bakmak yetersiz kalır. Haritalar çok daha derin ve çıplak bir fikir verir insana. Çünkü haritalar sadece coğrafi çizgileri, dağları ve koyları göstermez; iktidarın toprağa bakışını, nereleri gözden çıkarıp nereleri ranta ya da korumaya değer bulduğunu da ele verir. Teknik bir plan tadilatı ya da sıradan bir sit derecesi değişikliği gibi sunulan her karar, aslında nasıl bir ülkede yaşayacağımızı belirleyen ideolojik ve siyasi bir tercihtir.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 2019 yılında ilan ettiği Çeşme Projesi, bu tercihin en somut ve devasa örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor. Yarımada’nın neredeyse yüzde 75'ini içine alan bu mekânsal dönüşüm hamlesi, Urla'nın Zeytineli sınırından başlayıp Alaçatı ve Karaburun'a kadar uzanan yaklaşık 16 bin hektarlık devasa bir coğrafyayı kapsıyor. Golf sahaları, lüks rekreasyon alanları ve büyük ölçekli gayrimenkul yatırımlarıyla tepeden tırnağa yeni bir turizm ekonomisi inşa edilmek istendi. Ancak bu adım, ilk günden itibaren sıradan bir turizm yatırımı olarak kalmadı; aksine doğal varlıkların geleceği, kamu mülkiyetinin sınırları ve planlama yetkisinin kimde toplanacağı üzerine inşa edilen büyük bir toplumsal kutuplaşmayı ve tartışmayı tetikledi.

Hukuki Barajlar ve Kavramsal Makyajlar

Proje sınırları ilan edilir edilmez İzmir Barosu, TMMOB, Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEP) ve bölge halkı soluğu mahkemede aldı. Yarımada’nın zaten sınırlı olan su havzalarının ve hassas doğal sit alanlarının geri dönülmez biçimde zarar göreceği gerekçesiyle Danıştay'da iptal davaları açıldı. Danıştay'ın görevlendirdiği bilirkişi heyeti, hazırladığı raporda Yarımada’nın hassas ekosisteminin bu denli büyük bir nüfus ve yapı yoğunluğunu kaldırmasının imkânsızlığını açıkça ortaya koydu. Yargıdan gelen yürütmeyi durdurma kararları, projenin bu ilk sürümünü fiilen engelleyen hukuki bir baraj oldu.

Ancak bu kararlar projenin masadan tamamen kalkması anlamına gelmedi. Konu kamuoyunun gündeminden çekildikten sonra Bakanlık, bu kez taktik değiştirerek planlama dilini revize etti. Eski taslaklardaki o köşeli "yoğun yapılaşma" vurgusunun yerini; bu kez "sürdürülebilirlik", "eko-turizm", "agro-turizm" ve "iklim kriziyle mücadele" gibi daha yumuşak, çağdaş ve itiraz etmesi zor kavramlar aldı. Yarımadanın en büyük çıkmazı olan su kıtlığına getirilen çözüm ise "Deniz suyunu arıtırız, olur biter" kolaycılığıyla sunulan desalinasyon tesisleri vaadi oldu.

İşte güncel tartışmanın düğümlendiği paradoks tam olarak burada başlıyor: Projenin özü gerçekten değişti mi, yoksa sadece kelimeler mi yer değiştirdi? Bakanlık ve projeyi destekleyen iş çevreleri yeni planın tüm çevresel hassasiyetleri gözettiğini iddia ederken; meslek odaları ve yerel inisiyatifler yapılaşma baskısının ve ekolojik tehdidin aynen korunduğunu, değişimin vitrin düzeyinde kaldığını savunuyor. Dünyada greenwashing yani "yeşil aklama" olarak bilinen bu strateji, çevreci söylemlerin doğayı korumak için değil, mevcut rant politikalarını halkın gözünde daha estetik ve kabul edilebilir kılmak için bir halkla ilişkiler maskesi haline getirildiğini gösteriyor.

Çeşme'nin sosyal projesine AB hibesi
Çeşme'nin sosyal projesine AB hibesi
İçeriği Görüntüle

Doğanın Pazarlık Etmediği Sınırlar ve "Pürüzsüz" Mülkiyet

Projeyi savunanların sığındığı "istihdam artacak, döviz gelecek, bölge kalkınacak" ezberi, doğanın kendi içindeki hassas dişlilerini tamamen görmezden geliyor. Yarımada’nın maki örtüsü veya çam ormanları sadece estetik bir peyzajdan ibaret değil; o topraklar yağmur suyunu süzen ve yeraltı su rezervlerini (akiferleri) besleyen canlı birer altyapı. Bu bütünselliğe dokunduğunuzda, yeraltı su seviyesi çekilir ve boşalan alanlara deniz suyu sızarak geri dönüşü imkânsız bir tuzlanma başlatır. Buradan sonra içme suyu kaynakları çöker, tarım arazileri çoraklaşır. İşin trajik tarafı, turizm sektörünün burada pazarlamak istediği asıl değer beton binalar değil, varlığını o doğaya borçlu olan coğrafyanın ta kendisidir. Bu doğal sermayeyi tüketen her girişim, uzun vadede turizmin kendi bindiği dalı kesmesinden başka bir sonuç doğurmaz.

Peki, neden Çeşme? Türkiye'de bu ölçekteki projelerin önündeki en büyük geleneksel engel mülkiyetin çok parçalı yapısı ve şahıslara ait oluşudur; kamulaştırma davaları ve yükselen maliyetler süreci yavaşlatır. Oysa Çeşme Yarımadası'nda durum sermaye açısından oldukça "pürüzsüz". Proje alanının neredeyse tamamı Hazine arazilerinden ve devlet ormanlarından oluşuyor. Bu durum, Ankara'daki merkezi idareye tek bir imza ve plan kararıyla koskoca bir bölgenin kaderini tayin etme gücü veriyor. Karar yetkisi merkezileşip yerele kapandıkça; belediyelerin, bölge halkının ve bağımsız bilim insanlarının ses alanı daralıyor, bir coğrafyanın yarını sadece birkaç bürokrat, politikacı ve yatırımcının dudakları arasına sıkışıyor.

Kamu Yararı Kimin Yararıdır?

Çeşme Projesi’ndeki en temel çatışma alanı hiç kuşkusuz "kamu yararı" kavramı. Bir taraf ekonomik büyümeyi kamu yararı sayarken, diğer taraf ekolojik sınırları ve gelecek nesillerin yaşam hakkını bu kapsama alıyor. Demokratik bir ülkede iktidarlar kamu mallarının "sahibi" değil, sadece geçici "emanetçisidir". Kıyılar, ormanlar veya meralar, herhangi bir bakanlığın dilediği gibi tasarruf edebileceği birer şirket mülkü olamaz. Devlet mülkiyeti ile kamu mülkiyetini özdeşleştirdiğiniz an, ortak varlıklar kolayca tek bir idari kararla tahsis edilebilir hale gelir.

Bir kıyının ya da koyun bugünkü değerini var eden şey, oraya milyon dolarlar yatıracak şirketlerin sermayesi değildir. O değeri yaratan; o coğrafyanın bugüne kadar halk adına el değmeden korunmuş olması ve oraya kamu tarafından yapılan altyapı yatırımlarıdır. Dolayısıyla, kamusal alanlar üzerinde oluşan bu rantın plan değişiklikleriyle belirli sermaye gruplarına devredilmesi basit bir ekonomik tercih olarak görülemez. Bu, ortaklaşa üretilmiş kolektif bir değerin el değiştirmesi, yani açık bir servet aktarımıdır.

Akdeniz’den Gelen Uyarılar ve Küresel Mekân Siyaseti

Çeşme'deki bu manzara, David Harvey'in "mülksüzleştirme yoluyla birikim" olarak tanımladığı küresel bir dalganın parçası. Amazon ormanlarından Ege'nin zeytinliklerine kadar doğa, artık sermaye birikiminin yeni oyun alanı haline geliyor.

Benzer kalkınma modelleri ve vaatler bugün Akdeniz havzasının diğer kıyılarında da karşımıza çıkıyor. Örneğin Arnavutluk sahilleri, "Akdeniz'in yeni lüks turizm destinasyonu" söylemiyle uluslararası yatırımcıların odağında. Vlora Körfezi ve Vjosa–Narta Lagünü çevresinde planlanan lüks projeler, ülkenin ekonomik sıçrama stratejisi olarak sunuluyor. Yatırımcılar arasında Donald Trump'ın damadı JaredKushner'in de bulunması, meseleyi sıradan bir turizm yatırımının ötesine, siyasal nüfuz ve küresel sermaye ilişkilerine taşıdı. Arnavutluk'ta yükselen ve "Flamingo Devrimi" olarak anılan protestolar, "Arnavutluk satılık değildir" sloganıyla aslında Çeşme ile aynı kaygıyı, kıyıların kim adına planlandığı sorusunu dile getiriyor.

Hatta bu mekân anlayışının en uç ve sarsıcı yansıması, Gazze'nin geleceğine dair tartışmalarda bile görüldü. Gazze kıyılarının savaş sonrasında bir "Riviera"ya dönüştürülebileceği ya da "değerli bir deniz kıyısı gayrimenkulü" olduğu yönündeki küresel beyanatlar, ağır bir insani yıkımın yaşandığı bir coğrafyaya bile salt yatırım potansiyeli üzerinden bakan yeni sömürgeci zihniyeti ele veriyor. Çeşme ve Arnavutluk ile Gazze elbette aynı tarihsel bağlamda değil; ancak mekâna yüklenen anlam ortak: Kıyı ve toprak ekolojik bütünlüğünden, toplumsal hafızasından koparılarak önce ekonomik değer üreten bir varlık haline getiriliyor.

Son Söz

Çeşme Projesi'nin bize öğrettiği önemli derslerden biri; kalkınma ile koruma arasında mutlak bir karşıtlık kurmak yerine, coğrafyanın ekolojik sınırlarını planlamanın merkezine koymaktır. Çeşme gibi kırılgan bir yarımadada su bütçesi ve doğal eşikler, proje bittikten sonra "bir şekilde çözeriz" denilecek teknik detaylar değil, planın anayasası olmak zorundadır.

Planlama süreci kapalı kapılar ardındaki bürokratik bir işlem olmaktan çıkarılıp kamusallaştırılmalıdır. Yerel yönetimlerin, meslek odalarının ve en önemlisi o toprağın gerçek sahibi olan halkın masada gerçek bir irade gösteremediği hiçbir senaryoda "kamu yararı"ndan bahsedilemez. Çeşme'nin geleceği daha fazla beton dökmekte, daha fazla lüks villa üretmekte değil; zeytinciliği, yerel tarımı, gastronomiyi ve küçük ölçekli butik turizmi koruyarak yaşatan katılımcı bir modeldedir.

Bugün Çeşme'nin haritası yeniden çizilirken, sadece imar sınırları belirlenmiyor. Ortak varlıklarımız üzerinde son sözü kimin söyleyeceğine ve geleceğimizin hangi ahlaki değerler üzerine kurulacağına karar veriliyor. Çünkü haritalar, sadece coğrafyanın ve toprağın değil, bir toplumun kendisi hakkında verdiği kararların da en somut kaydıdır.