Eğer üniversiteler ile ilgili bir yaşamınız yok ise 'Bologna Süreci' diye bir sürecin ne olduğu hakkında bilginiz olmayacağını düşünüyorum. Bologna Süreci, Avrupa Yükseköğretim Alanı yaratmayı hedefleyen bir reform süreci… Pek çok uluslararası kuruluşun işbirliği ile 47 üye ülke tarafından oluşturulan ve sürdürülen, alışılmışın dışında bir süreçtir.
Bologna Süreci içerisinde, Avrupa Yükseköğretim Alanı'nda yer alan ülke vatandaşlarının, yükseköğretim görmek ya da çalışmak amacıyla Avrupa'da kolayca dolaşabilmeleri söz konusu olabilecektir. Sürecin temel amacı; yükseköğretim sistemlerinin kendilerine özgü farklılıklarını koruyarak, birbirleriyle karşılaştırılabilir olmasına ve uyumlu hale getirilmesine imkan sağlamaktır. Bu şekilde, bir ülkeden diğerine geçisin kolaylaşması, öğrenciler ve öğretim görevlilerinin hareketliliği ve istihdamı açısından da faydalar sağlayacaktır.

Şu anda Türkiye'deki pek çok üniversite kendi sistemlerini bu sisteme 'entegre' etmek için yıllardır harıl harıl çalışıyorlar. Bunun nedeni çok basit. Üniversitelerimizdeki eğitim ve öğretim beklenilenin tersine o kadar 'yetersiz' ve 'sıradan' ki; bu yapılacak olan küçük değişimler bile gelecekte yetiştirilecek öğrenciler için çok daha yararlı olabilecek. Sistem kendi içinde karmaşık gözükse bile, programın 'öğrenme çıktıları' işin rengini çok açık bir şekilde gösteriyor.

Düşünün ben bir ders veriyorum. Dersin ismi 'Liderlik'. Program bu konuda başlıyor beni sorulamaya. Dersin içeriği nedir, bu ders öğrenciye neler katacak, hangi yetenek ve yetkinliklerini geliştirecek?, hangi yöntem ile bu dersin daha akılda kalmasını ve yararlı olmasını sağlayabiliyorsun? Hangi kaynakları okutuyorsun? Yabancı literatürü tarıyor musun? En son hangi bilimsel yayınları okudun? Bunları öğrencilerinle paylaşıyor musun? Ders öncesi ve sonrasında bireysel çalışmayı ne kadar özendiriyorsun? Derse katılıma puan veriyor musun? diye soruyor ve siz bir akademisyen olarak çok detaylı bir şekilde hem Türkçe hem de İngilizce bu sorulara yanıt veriyorsun. Dur şunu biraz kıvırayım nasıl olsa kimse okumaz diyemiyorsun çünkü bu verilerin hepsi bir havuzda toplanıyor ve bütün Avrupa ülkeleri ile karşılaştırılıyor. Sitemi oluşturan yetkililer, bir eksiğinizi görür görmez sizi hemen sistemden çıkarıyor; yani Celal Bayar Üniversitesi olarak bu entegrasyon içinde yer almanız artık mümkün olamıyor.

Dünyanın en iyi ' 500 üniversitesi' içinde bazen varız, bazen yokuz. Bu ne demek? Sadece şu anda Türk üniversiteleri içerisinde ODTÜ, Boğaziçi Üniversitesi, Koç ve Sabancı Üniversitesi'nin dışında hiçbir üniversite dünya üniversiteleri ile yarış sahasına giremiyor bile. Bu durum bazen canımızı acıtsa da, işin gerçeği bu… Yıllar içinde başta YÖK olmak üzere üniversitelerdeki yönetimlerin şekil ve tasarımları yer değiştirse de, aynı hamam aynı tas 'git-gel' yapıyoruz halen.

'Öğrenci-odaklı sistemler'e geçildiğinden bu yana, üniversitelerde 'hiyerarşik sistem' yer değiştirmeye başladı. Artık öncelik yönetim kademelerine değil, bilime ve akademik özerkliğe/özgürlüğe bırakılmaya çalışılıyor. Sistem içinde 'Rektörün' rolü küçülüyor, buna karşılık 'Kürsü' ve 'Anabilim dalları'nın rolü artıyor. Bunu yapmanın yolu ise öyle kolay değil. Ancak, ulusal ve uluslararası çapta 'akredite' olabilmiş olan üniversiteler, bu dayatmalara kolayca direnebiliyorlar.
Geçtiğimiz günlerde Uludağ Üniversitesi'nin web sayfasına girdiğimde, Tıp Fakültesi'nin almış olduğu 'sertifikasyonları' okuyunca, ilerleme böyle olur. Söz'de değil, öz'de olur dedim. Gerçekten üniversitelerde bir gelişme ve iyileştirme planlanıyor ise bunun en kolay yolu şüphesiz vizyon sahibi yöneticiler ve onların oluşturduğu ekipler ile 'kalite standartlarını' her alanda yaygınlaştırma becerisine sahip olmuş olmaları gerekiyor.

'Üniversite- Sanayi işbirliği
' yıllardır sözünü ettiğimiz ancak bir türlü başaramadığımız ikilemlerdir biridir. Bu iki kavramın ilk kelimesine bakar mısınız? Ne diyor? 'Üniversite'. Yani üniversite, sanayiye entegre olmak durumundadır. Sanayi, üniversitenin içine giremezse, üniversite sanayinin içine girmelidir. Nasıl mı? Sosyoloji, psikoloji, endüstriyel psikoloji, insan kaynakları gibi konularda 'multidisipliner' çalışan akademisyenler ile….Nerede? Sanayi içinde kurulan 'Araştırma Merkezleri'nde..

Dünya'nın ilk 500 üniversitesine girmek pek çok üniversitenin hedefleri içerisinde olan bir çalışma planı olmalıdır. Çıtayı yüksek tutmak ve buna göre girişimlerde bulunmak ve radikal reformlar yapılmak zorundadır. Üniversitelerin her bir bölümünün (Tıp, İşletme, Mühendislikler, vb) ulusal ve uluslararası çapta akredite edilmesi, bu akreditasyonların belli aralıklar ile yenilenmesi Türkiye'deki üniversite eğitimini Batı'ya yaklaştıracak, zamanla onunla aynı seviyeye de getirecektir.

Bologna Süreci içindeki 'program ve öğrenme çıktıları', aslında sadece 'üniversite' değil, 'ortaöğretim' programlarımızın da ne kadar ağır işlediğini çok açık bir şekilde gösteriyor. Öğrenciler üniversiteye gelirken ne seçeceklerini bilmeden sınavlara giriyorlar. Üniversiteyi bitirdiklerinde ise ne yapacaklarını bile bilemiyorlar. Dört yıllık süreç içerisinde kendileri ile ilgilenen kişi ve kuruluşlar bulamayınca, işsizler ordusuna rahatlıkla katılıyorlar. Her 3 üniversitesi mezunundan 1'inin işsiz kaldığı bir ülkede sistemi sorgulamak gerekiyor.

Bunun için 'radikal önlemlere' yani 'reform' niteliğindeki çalışmalara ihtiyaç duyulmakta… Amerika'yı yeniden keşfetmeye gerek yok. Durum ortada… Herkes üniversite mezunu olmak zorunda değil. Bunun muhakkak önlenmesi gerekiyor. Eğitim kalitesinin dışında, öğrenci kalitesinin de artırılması gerekiyor.

Önemli olan, öğrencilerin bir okuldan mezun olmaları değil, donanımlı bir şekilde mezun olmalarıdır. Zaman 'duygusal' olma dönemi değil, gerçekleri görme zamanıdır…