İlk defa yıllar önce Buca İslahevi'nde bir seminer vermeye gittiğim zaman kelimeleri neden kullanırken doğru seçmem gerektiğinin farkına varmıştım. Beni dinleyen çocuk mahkumlardan birisine alışık olduğum bir soruyu sormuştum.: 'Haydi söyle bakalım, kendini beş yıl sonra nerede görüyorsun?' demiştim. Ağzımdan bu sorunun çıktığını fark ettiğimde ise çoktan çocuğun: '35 yaşına kadar buradayım' yanıtını almıştım. İşte o an başımdan kaynar sular dökülmüştü ama çok geç kalmıştım. O günden itibaren de kendi kendime söz vermiştim, her gittiğim yerde, her sözümü seçerek kullanacaktım ki, kimseyi kırmayacaktım.
Geçtiğimiz cumartesi günü Bursa-Çekirge Rotary Kulubü Başkanı, Engelli Ryla'sı için beni konuşmacı olarak çağırmıştı. Rotary'de 'Liderler Geliyor' projesinden sonra en çok önemsediğim aktivitelerden birisi buydu ve bu nedenle gidip-geleceğim uzun bir yolculuk bile olsa koşarak yola çıkmıştım bile cumartesi sabahın ilk saatlerinde…Hayatımda ilk defa oldukça fazla sayıda olan engelli vatandaşlarımıza bir seminer verecektim. Öğrencilerim Oya ile Özge ile hummalı bir hafta geçirmiştik; çünkü engelli vatandaşlarımızı gerçekten rahatsız eden günlük olayları bir bir göstermek ve belki de bu olumsuz olaylardan dolayı kendilerinden de özür dilemeyi arzu ediyorduk. Çok güzel bir slayt sunum hazırladıktan sonra, kendime ait sunumlarıma devam edecektim.
İnsan tanımadığı bir ortama girerken nasıl bir heyecan ve bir korku duyuyorsa bende o vaziyetteydim. Öncelikle her zaman seminer verdiğim kişiler ile bir tanışma merasimi yapmak üzere, yemek salonunda oturan engelli gençlerimizin yanına gittim ve onlarla tanıştım, hatırlarını sordum ve onların bana neler demek istediklerini anlamaya çalıştım. Aramızdaki tek ortak dil yine her zamanki gibi 'gözlerimiz ve gülen yüzümüz'dü. Yanlarından ayrılıp, konuşmamı yapacağım salona giderken birden rahatladığımı fark ettim. Nedense bu tanışma iyi gelmişti bana, bütün çocukların yanlarında anneleri vardı. Onlarla sohbet etmek bile bağlantı noktamı bulmamda bana yardımcı olacaktı.
Toplantının süresi az değildi, neredeyse iki saat gibi uzun bir zaman dilimi sahnede kalmak zorundaydım. Gergin bir halde herkese 'merhabalar' dediğimde, artık yayın ucu oktan çoktan çıkmıştı, ve gideceği yere doğru gitmeye başlamıştı. Hemen alt salonda tanıştığım kişiler ile bağlantı kurarak dostluğumuzun ikinci aşamasına geçtik. Bu arada gençlerin gözlerindeki alevi ilk kez fark ettiğimde, bir anda doğru yerde olduğumu anladım. Tekerlekli sandalye'de oturmaya mahkum olan bir çocuğun annesinin serzenişlerini dinleyince yine biz neden bu kadar bencil ve kör insanlarız demeye başlamıştım.
Çocuğun annesi otele gelirken yaşadığı bir olayı anlatıyordu. '…Otobüse bindim, kapının önünde bir adam duruyordu, ona seslendim, beyefendi rica etsem ileri doğru gider misiniz, çocuğumun tekerlekli sandalyesi ile ilerlemem mümkün değil' demişti. Ama adam sanki ona birisi bir şeyler demiyormuş gibi davranmış, hiç oralı olmamıştı. Bu durumu öğrendiğim zaman içimden: 'acaba, bu çocuklar mı engelli, yoksa bahsetmiş olduğum adam gibi kişiler mi engelli' demiştim içimden..
Gençler ile konuşmaya başlayınca, kendimi birden bambaşka bir dünyada buldum. Her birinin derdi aslında çok büyüktü, bazıları görmüyordu ama gelecek ay evleneceğim diyerek mutluluğunu dile getiriyordu. Bazıları ise halk müziği korusuna gidiyordu, gelecek ay yapacakları konseri anlatıyordu. Bir başka birisi Rusya'ya gidip eğitim almak istiyordu. Birisi vardı ki, Berk, onu unutmak mümkün değildi. Belki de geçirmiş olduğu araba kazasından sonra vücudunun felç geçirmesi nedeniyle böyle bir durumla karşılamıştı ama diğerlerinden dahafarklı ve bilinçliydi.
Parlamento da muhakkak sandalyelerinin olmasını istiyordu ve sadece bunu söylemek için ileri atılmış ve mikrofonu elimden kaparak konuşmaya başlamıştı. Yıllar boyunca parlamentoda kadın milletvekili sayısının artması için elimden geldiğince protestolar yapan birisi olarak, Berk'in bu sözleri birden kalbimin atış ritmini değiştirdi. Ne kadar doğru aslında diye düşündüm, ama bir yandan da engelli bir vatandaşımızın bir milletvekili olduğu zaman ne ölçüde etkin olabileceğini tahmin etmeye çalıştım. Diğer yandan da ellerini sadece bir tek liderin işleri için 'evet' demeye kaldıran kişileri düşündüm. Yine aynı soruyu kendime sordum: 'Kim, engelli acaba?' dedim içimden… O sırada aklıma konuşmanın başında benim sesim güzel diyen çok güzel yüzlü bir kızın müzik bilgisine sahip olduğunu söylemesi geldi. Koşarak gittim yanına ve onu baston değnekleri ile sahneye davet ettim. O değneklerin aslında bu genç kızımız için hiç de engel olmadığını fark ettim. O kadar güzel söylüyordu ki, kendimden geçmiştim. İlk şarkı bittiğinde bütün gençleri sahneye çağırmaya başladığımda, annelerinin yüzündeki gülümsemeyi fark ettim birden. Tabiki bu olaylar o kadar kısa bir süre içinde gerçekleşiyordu ki, ben mi önce oturmuştum, ya da oturan ben miydi bilmiyorum. Ancak kısa bir süre sonra anneler ve babalar da çocuklarına sahnede dans ederek eşlik ediyorlardı.
Birden içimden geldi bu gençleri öpmek. Ne diyeceklerini bilmiyordum, sadece onlara dokunmak ve yanlarında olduğumu onlara hissettirmek istemiştim. Sevgiyle sandalyede oturan Mesut'u yanaklarından öptüğümde 'senden enerji alıyorum' ben demişti. Evet gerçekten iki insan arasında geçen elektrik dalgası buydu işte… Gerisi kolaydı artık, sevgiyi sunma zamanı gelmişti.
İki elini sıkıca tutamayan bir başka gencimiz 'bana enerji verdin kendimi çok iyi hissediyorum' sözleri söylediği zaman ise birden çocuğun annesinin bana dönerek sarılması ve 'sen çocuğumuza enerji verdin ya, biz de seni sevgiyle anacağız' sözleri beni çok mutlu etmişti. Ben onların çocuklarını öperken, onlarda bana teşekkür ediyorlardı bu sahnede...
Birkaç yıldır üniversitedeki öğrencilerime her hafta geldiğimde: '…eee anlatın bakalım hayatınızda bir hafta içinde neler oldu' derim. Bu olay aslında hepimiz için bu sorunun da cevabı diye düşünüyorum. Ben engelli annelerin çocuklarına değer verirken, onlarda hayatlarındaki belki de tek varlıkları olan çocuklarına değer veren birisini görünce duygusallaşmışlardı.…
Bu yaşadıklarımdan ben ne çıkardım: 'bu dünyada asla tek başına değiliz. Din, dil, ırk, cinsiyet' nasıl demiyorsak bu özellikler arasına 'engelli vatandaşlarımızın' da alınmasını sağlamalıyız. Biz bunları yaptık, demek gerekiyor. Ya böyle olacaktı ya da şöyle… Ama asla otobüs durağında 'ruhsuz adam' gibi olmamak dileğiyle..