Yıllar öncesinde 'akademiye' başlama kararı aldığımda, mesleğimin bana ne süprizler hazırlayacağı konusunda hiçbir bilgim yoktu. Sadece yaptığım işin en iyisini yapma yolunda küçük bir saplantım vardı ve bunu düşünerek beni bekleyen sınavlara her zaman hazır olmuştum. Başarısız olduğum zamanlarda bile, hedefime ulaşacağım günleri hayal ederek büyük bir inançla dimdik yürümeye çalışıyordum.
Herkesin bildiği bir olay vardır. İnsanlar sevdikleri işleri yaparlarsa, daha başarılı olur denilir. Ne kadar doğru olduğunu bugün bu yazımı yazarken daha iyi anlıyorum. Birkaç hafta önce tezsiz-yüksek lisans öğrencilerim benden şöyle bir dilekte bulundular: 'Biz, şimdiye kadar hiç cübbe ve kep giymedik, öyle bir tören yapalım ki, hayatımız boyunca unutmayalım' dediler. Bu aslında çok basit bir istek olduğu kadar zor da bir istekti. Çünkü, üniversitelerde tezli-yüksek lisans yapan öğrenciler için bir tören yapılırken, tezsiz yapanlar için bu söz konusu değildi. Ancak ortada bir istek, bir dilek ve iyi niyet vardı. Gönül almanın önemine inanan birisi olarak bu organizasyonun içinde buldum kendimi birden. Zor bir iş değildi, zaten aynı gün kendi okulumuzda da bir mezuniyet töreni düzenleniyordu, öncesinde bir saatte böyle bir töreni gerçekleştirmek zor olmayacaktı.
Üstelik 'öğrenci odaklı' bir üniversite olma yolunda geniş bir vizyona sahip olan üniversitemde bunu bir zaruriyet olarak da görüyordum. Hani insanların hayalleri vardır ya, benim de hep hayalimde: 'üniversitesi öğrenci ile bütünleşmiş', 'üniversitesi şehir ile bütünleşmiş', 'üniversitesi sanayi ile bütünleşmiş' bir yapılanma vardı. Böyle bir düşünceye sahip olunca da, sizinle birlikte bu varoluşun farkına varanlar, sizinle koşmaya başlıyorlar. Siz önde giderken, arkanızda gelenler sizi daha anlayışla karşılıyorlar. Çünkü biliyorlar ki, hedef daha büyük olmak ve daha iyi üniversite olma isteğinin küçük kıvılcımları..
Bugün kutlama törenine katılan 15 kişi çok heyecanlıydı. Yaşları 30'un üzerindeydi ama sanki gençlik yıllarındaki diploma heyecanını içlerinde taşıyorlardı. Hatta bir öğrencimin biri üç yaşında diğeri 3 aylık iki kızı vardı. Kızlardan büyük olanı bana yaklaşarak: 'sen, benim babamın öğretmeni misin?' demişti. Gözlerinde babası ile gurur duyduğunu gösteren küçük bir sevinç vardı. Bazıları anne ve babası ile gelmişti. Gözlerinde gurur vardı ebeveynlerinin.. Yaşları kaç olursa olsun evlatları ile gurur duyduklarını hissedebiliyordunuz. Umudun hiçbir yaş için sönmediğine bir kez daha tanık olmuştum. Cübbelerini evlerine götürenler, çocukları ile resim çektirmişlerdi. Bir gecelik de olsa bir evde mutlu çığlık sesleri duyulmuştu. Küçük bir organizasyonun aslında yürüklerde nasıl bir cesaret etkisi yarattığını görmek, bir akademisyen olmanın her halde en büyük hazzıdır diye düşünerek, stadyumda yapılan kendi okulumuzun ana törenine giderken üniversitemi ve öğrencilerimi ne kadar çok sevdiğimi bir kez daha anlamıştım.
Hani bazen insan hayatında kapılar açılır. Bunların ismi bazen 'gönül kapısı bazen 'ikinci bahar' olur. Benim de hayatımda bu kapıların önemi büyük. Hele ki bu kapılar öğrencilerime yönelik olunca… İnsanın kafasında hep bir tablo olur mu? Benim sık sık karşıma bu büyük tablo çıkıyor. Bu tablo geleceğin vizyonu. Bu tabloda herkes koşuyor, üretiyor, inanıyor. Hani denir ya, herkes bir bütünün parçası. Eşit, ortak, tek hedef var. Daha iyi olmak, mükemmele ulaşmak için çalışmak gerekiyorsa, herkes taşın altına elini koyuyor.
Bu duygu her halde bütün meslekler için geçerlidir. Bir mimar ve mühendis projesini bitirdiğinde, bir doktor, bir dişhekimi hastası iyileştirdiğinde, bir kaptan, bir pilot yolculuğu sorunsuz bittiğinde aynı duyguyu hisseder. Bu nedenle içinizdeki heyecanları asla yitirmemek gerekiyor. Aynı başlangıç gününün heyecanı gibi, tutkularınızın peşinden gitmek kolay mı? Bunu kaç kişi yaşıyor acaba? Ya da biten heyecanları yeniden harekete geçirmek mümkün mü?
Bu tam bir 'yaşam koçluğu' sorusu? Yapabilir miyiz? Yada yapabilirsek nasıl? Herkese göre değişir. Neden ve niçin sorularının yanıtı: 'sevdiğin işi yapmak'tır. Ben şanslıyım ki, sevdiğim işin ne olduğunu çok önceden anlayabildim. Bu anlayış, hayattan ne istediğimi açıklamama ve hedeflerime ulaşmamda, beni zorlayan bir etmen oldu her zaman...
Bu tam bir 'yaşam koçluğu' sorusu? Yapabilir miyiz? Yada yapabilirsek nasıl? Herkese göre değişir. Neden ve niçin sorularının yanıtı: 'sevdiğin işi yapmak'tır. Ben şanslıyım ki, sevdiğim işin ne olduğunu çok önceden anlayabildim. Bu anlayış, hayattan ne istediğimi açıklamama ve hedeflerime ulaşmamda, beni zorlayan bir etmen oldu her zaman...
Sorum hep şu: 'Mükemmele ulaşmak için neler yapabiliriz?', 'Geliştirilmeye açık yönlerimizi nasıl güçlendirebiliriz? 'çevremizdeki iyi örnekler bunu nasıl başarmışlardır?' İyi bir üniversite, bir kurum ya da iş yerine nasıl sahip olabiliriz?' Bu sorular hepimiz için 'cesur sorular' olmalı. Korkmamak gerek, gelişmeye açık olmak; hepimizin geleceği ve gelişimi olur. Vizyon sahibi olmak, hedefi yüksek tutmak, farkındalık yaratmak ve marka olmaya çalışmak sizi bir üst noktaya taşıyacaktır. Bunun için ilk soru: 'Daha iyi nasıl eğitmen/mimar/mühendis, girişimci olabilirim?';'Müşterilerim, öğrencilerim,hastalarım ne istiyor?', 'Tercih edilebilir olmanın alternatifleri var mıdır?'
Tezsiz yüksek lisans öğrencilerimin benimle birlikte kutladıkları tören sırasında bunlar bir bir aklımdan film şeridi gibi geçti. Türkiye'de başarılı olan bütün üniversitelerin web sayfalarına girerek nasıl başarılı olmuşlar diye bakmak istedim. Müşterilerimizin veya öğrencinin ne istediğini, sizi destekleyen şehir halkının ne istediğini, paydaşların ne istediğini kendimize sorduğumuzda aldığımız yanıtlar doğrultusunda adım attığımızda; bir işyerinin 'kurum itibarı ve 'kurum markası' açısından uluslararası arenada nasıl oluşturulacağına karar vermenin heyecanıyla 15 öğrencim ile vedalaştım. Bana hazırladıkları sürpriz sunum ve çiçek demetleri onların bana olan 'sevgilerini' gösterirken;benim de onlara olan verdiğim 'değeri' açıklıyordu.