Türkiye seçmeni 30 Mart yerel seçimlerinin ardından Ağustos ayında 2.kez sandığa gidiyor. Son seçimde yerleşik oldukları coğrafyada mahalli-müşterek hizmet sunumunu gerçekleştirmeye, yerel sorunları çözmeye aday yerel politik aktörleri belirlemişti. Bu kez ise, Anayasanın Cumhurbaşkanı'nın görev ve yetkilerini belirleyen 104. maddesindeki ifadesiyle,'…devletin başını, Türkiye Cumhuriyeti'ni ve Türk Milleti'nin birliğini temsil eden; Anayasa'nın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözeten…' Cumhurbaşkanını seçmiş olacaklar. Aynı maddedeki Cumhurbaşkanının yasama, yürütme ve yargıya ilişkin yetkilerini dikkate aldığımızda, aslında parlamenter sistemlerin geleneğine uygun sembolik bir Cumhurbaşkanını değil, potansiyel olarak 'seçimle gelen bir Kral' için oy kullanmış olacağız. Fransız siyasetbilimci Maurice Duverger bu kavramı Fransız yarı başkanlık sisteminde genel halkoyundan çıkan geniş yetkilerle donatılmış Cumhurbaşkanını tanımlamak için kullanır. Fakat, parlamenterizmin de geniş yetkilerle, üstelik halkoyundan çıkmış bir aktörü seçilmiş Kral konumuna taşıması mümkün.
1982 Anayasası'na, 12 Eylül öncesi düzene karşı bir tepki belgesi olarak ve dönemin cunta lideri Kenan Evren'i seçilmiş siyasi aktörler karşısında güçlü kılmak için, Cumhurbaşkanını yasama organı karşısında aşırı güçlendiren görev ve yetkiler monte edilmişti. Evren bu yetkileri kısmen kullanmış, kendisinden sonra Özal anayasal yekilerini kullanma konusunda tereddüt etmemiş, ardından Demirel, Sezer ve Gül ise daha ziyade gerektiği durumlarda ve gerektiği ölçüde kullanmayı tercih etmişlerdir. Son tahlilde 1980 öncesinde olduğu gibi, Demirel'le başlayan gelenekte Türkiye siyasal sisteminde sembolik Cumhurbaşkanlığı kurumsallaşmıştır.
Anayasada 2007 yılında yapılan değişiklikle Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilme yolunun açılması, bir kez daha hatırlamak gerekirse, Türkiye siyasal sisteminin ihtiyaçlarından değil, sadece Gül'ün Cumhurbaşkanı seçilme sürecinde muhalefetin takındığı anti-demokratik tavra bir tepki olarak, AKP'nin hazırladığı Anayasa değişikliğine seçmenin verdiği destekle gerçekleşmişti.
Parlamenter sistemde halkın Cumhurbaşkanını belirleme yetkisine sahip olması, Anayasallık ve demokratik meşruiyet açısından tabiiki tartışılacak bir durum değil. Burada önemli olan; halkoyundan çıkan bir Cumhurbaşkanının parlamenter sistem içinde yasama-yürütme ilişkilerinde yetkilerini aşmadan, sembolik bir actor olarak mı varlığını devam ettireceği, yoksa sandıktan çıkmanın verdiği demokratik meşruluğun psikolojik üstünlüğü ile Anayasal anlamda sorumlu hükümet karşısında sorumsuz bir politika üstü actor olarak yetkilerini aşma pahasına mı kullanacağıdır. Yeni Cumhurbaşkanının Anayasa'nın 104.maddesindeki yasama, yürütme ve yargısal yetkilerini sonuna kadar kullanması, parlamenter sistemin geleceği açısından tabii ki sorun teşkil etmeyecektir. Fakat bir şartla; o da aynı maddenin yürütme alanına ilişkin görev ve yetkilerinden olan 'Gerekli gördüğünde Bakanlar Kurulu'na Başkanlık etmekya da Bakanlar Kurulu'nu Başkanlığı altında toplantıya çağırmak' yetkisini aşırı ve geniş yorumlamaması koşuluyla. Cumhurbaşkanına tanınan bu yetki 1982 Anayasa yapıcıları tarafından Fransızyarı başkanlık sisteminden esinlenerek, Evren'i sistemde hegemonik Anayasal aktör konumunda tutmak için tasarlanmıştı. Evren buna rağmen, aynı yetkiyi istisnai durumlarda kullandı. Halkoyundan çıkacak yeni Cumhurbaşkanı 104. maddedeki tüm yetkileri kullanıp, Bakanlar Kurulu'na başkanlık etme ya da Bakanlar Kurulu'nu Başkanlığı altında toplantıya çağırma' yetkisini geniş yorumlamadığı takdirde, parlamenter sistemin geleceği açısından kaotik bir durum ortaya çıkmaz. Fakat, konuya ilişkin yetkinin sınırsız ve sorumsuz kullanımı (Nitekim Anayasanın 105.maddesi Cumhurbaşkanını resen imzaladığı kararlar ve emirler bağlamında da sorumsuz kılmaktadır)
Cumhurbaşkanını parlamenter sistem içinde yetki aşımına yönelme anlamında tartışılır hale getirebilir. Bundan da önemlisi; parlamenter sistemin bu koşullar altında varlığını devam ettirmesi kolay olmaz. Anayasa hukuku, siyaset bilimine giriş, demokrasi teorisi kitaplarının kapağını kaldırmış olanların çok iyi bileceği gibi, parlamenter sistemlerde partili Cumhurbaşkanı olamaz, olması durumunda bunun adı parlamenter system olmaz. Aslında AKP'lilerin de gerçekleşme olasılığı düşük olmayan bu fiili durumdan yola çıkarak, parlamente sistemin yerine başkanlık ya da yarı-başkanlık sistemine geçilmesini istedikleri malum. Bu istek makul karşılanabilir. Fakat, Anayasa değişikliği yoluyla hükümet sistemi değişikliği için seçmen vizesi almadan, parlamenter sistemin kurumlarıyla Başkanlık ya da yarı başkanlık sisteminin kurallarını hakim kılmak, Türkiye'des istemin sürdürülebilirliği adına kaotik bir duruma yol açacaktır. Üstelik, kaotik durumdan krize sürüklenme riski de mevcuttur.
Evet, halka Cumhurbaşkanını seçtirmekle bir bakış açısına gore demokrasiye meşruluk takviyesi sağlana bilir. Fakat, dünyada hiçbir kurumsallaşmış, yerleşik parlamenter demokrasi yoktur ki 'halkımız neylerse güzel eyler'e indirgenmiş yöntemlerle 'yurttaşların büyük uzlaşısı' nı tesis etsin. Aslında bütün mesele; Türkiye'de kurum ve kurallarıyla 'hesap veren ve soran' bir demokratik düzende bu büyük uzlaşıyı nasıl tesis edeceğimizdir. Hiç şüphe yok ki, önümüzdeki aylarda sandıktan 'seçimle gelecek kral Babamız' kampanya sürecinde varlığını halkına armağan edecek. Asıl şefkatli baba sınavı ise Çankaya mesaisiyle başlayacak.
Bu arada, 5.yılını kutlayan EgedeSonsöz'ün bağımsız ve özgür basın yolunda başarılarla dolu geleceğe yürümeye devam etmesini temenni ediyorum.