Fehmi Koru'nun :'Görkemli bir kongrenin ardından' başlıklı yazısını okuduğum zaman tesadüfen elimde yazmakta olduğum bir makalenin konusu ile köşe yazısı birden örtüşüverdi.. Bir işletmede geçtiğimiz günlerde Y Kuşak olarak tanımlanan (18-32 yaş arası) çalışanlara, çalıştıkları iş yerinde ne ölçüde 'sessiz kaldıklarını' belirlemeye yönelik bir anket yapmıştım. Bu kuşağa giren kişilerin farklı özelliklere sahip olduklarını bildiğim için, bir işletmede 'sessiz kalmalarının' ne ölçüde işletmeler için fayda ya da zarar sağlayacağını tespit etmeye çalışıyordum. Çıkan sonuçlar oldukça ilginçti. Y kuşak çalışanlar; kendilerine ve kariyerleri ile ilgili geleceklerine güvenen kişiler olmalarına rağmen, iş yerinde düzen bozulmasın, ortalık karışmasın diye 'susmayı' tercih ediyorlardı. Susmanın ya da yeni bir öneri ile gelmemenin her kuruma zarar getireceğini bildiğim için, bu konuda neler yapılabilirse işletmelerde 'evrimsel ve devrimsel dönüşümlerin' planlanacağını kafamda kurgularken, birden AK Parti'nin 5.Olağan Kongresi'nde geçen notlar ilgimi çekiverdi nedense?!

Her genel seçimden oylarını artırarak çıkan AK Parti, ilk kez son seçimde oy düşüşü yaşayarak ve hükümeti de tek başına kuramayarak hüsrana uğradığını hepimiz biliyoruz. Mesele AK Parti'nin oylarını düşürmesi değildir tabiki, sonuçta ülkemizde son yıllarda pek çok siyasi parti ve doğal olarak da Parti Genel Başkanları şu yada bu şekilde yanlışlar yapmaktadırlar.

Parlamenter demokratik sistemlerde partilerin kongreleri çok önemlidir. İngiltere ve Almanya gibi ülkelerde partilerin kongreleri günlerce sürer, orada hem önceki dönem değerlendirilir, hem de gelecek ile ilgili planlar tartışılır. O değerlendirme ve tartışmalar sırasında göze çarpan, söyledikleri beğenilen delegelerin önü açılır, yönetime gelmeleri sağlanır. Şimdi haydi gelin kendi ülkemize bakalım… İnsanlar 'parti disiplini' gerekçesi ileri sürülerek konuşturulmayınca, içlerinde biriktirdikleri sıkıntıları, şikayetleri meşru ve uygun zeminlerde ifade edemeyince olanlar oluyor. Ne oluyor? Başka mekanizmalar devreye giriyor. Bu yeni atmosfer aslında sadece partilerin değil, işletmelerin ve kurumların da kaderlerini etkiliyor.

İnsanların 'ahlaki ve etik değerler' adıyla başlatmış olduğu adımlar, zaman içinde yerini 'sessizliğe' yada 'sessiz çığlıklara' dönüştürüyor. İş hayatındaki hızlı gelişmeler ve iş görenlerin bu gelişmelere göstermiş oldukları direnç hem iş görenleri hem de yöneticileri yıpratıyor.. Aynı siyasette olduğu gibi.. Gelişmelere uyum sağlamak amacıyla oluşturulan politika iş görenlerden bazılarını memnun etse de bazılarını memnun etmiyor. İş görenler bu memnuniyetsizliklerini üst yönetime çeşitli davranışlarla göstermeye başlıyorlar. Yani, 'sessizlik haklarını kullanarak'

Örgütsel sesin karşıtı olarak örgütsel sessizlik; iş görenlerin işlerini ve kurumunu iyileştirmesi ile ilgili fikir, bilgi ve düşüncelerini kasıtlı olarak esirgemesi demek kısacası…Bilgisini saklıyor, duyduğunu söylemiyor, fikrini uygulamaya geçirmek için çaba bile göstermiyor. Neden?

Örgütsel sessizliğin nedenleri arasında; örgütsel nedenler, adalet/adaletsizlik kültürü, sessizlik iklimi, yönetsel nedenler, yöneticilerin olumsuz geribildirim alma korkuları, yöneticileri ve iş görenlerin işle ve diğer iş görenlerle önyargıları, yöneticinin kişilik anlayışı ve kişilik yapısı, yönetim ekibinin homojenliği, bireysel nedenler, iş görenin kendilerine ve diğerlerine karşı güven eksikliği, konuşmanın riskli bulunması, izolasyon korkusu, geçmiş tecrübeler, ilişkilerin zedelenme korkusu, kişinin karakter özellikleri, toplumsal nedenler, kültürel yapı ve normlar, iş görenlerin yöneticilerle arasındaki güç mesafesi olabiliyor. Her ne olursa olsun, sonuç? Çalışanlar, partilerde görev yapanlar, hükümet içinde çalışanlar, 'Korkuya bağlı olarak kendini koruma amacı ile ilgili fikir, bilgi ve düşünceleri saklama'yı tercih ediyorlar. Peki o zaman soruyorum sizlere; bu durumda kaybeden kimler oluyor? Sorunun yanıtını hepimiz biliyoruz. Yani; BİZ…

Halen neden korkulur ki, anlayamam. Sistemi bozan ve kendi çıkarları doğrultusunda bunu uygulayan biz insanoğlu, kendi sınırlarımızı da zaman içinde kendimiz çizmişiz. Ben ya da bir başka biri de buna uyarak, sessiz kalarak sistemin tıkanmasına neden olmuş. 'İtiraz Etme Kültürü'nü yaratmak, 'Hata Yapma Kültürü'nü yaratmak zorundayız. Bir lider- liderlik kavramı herkese göre sorgulanır- der ki: 'haydi herkes ellerini kaldırsın', ya da bir üst makam der ki: 'Ben devletin en üst makamıyım ve benim dediğim olur', ya da bir üniversite üst yönetimi yada bir işletmenin CEO'su yada yönetim kurulu: 'ben dedim, oldu, gerisi boş'. Yapacak pek bir şey kalmaz zaten 'koyun olmaktan başka'

Fehmi Koru'nun yazdığı bir köşe yazısı, nedense benim yönetim bilimi konularımla birden çok yakından ilişkili oluverdi. Böyle olunca da, konuşamadan, yazamadan yapamadım. Sadece yönetim konuları arasında yaşam kesitimize uyan bu konular mı var? Örgütsel adalet, örgütsel vatandaşlık, örgütsel tükenmişlik, örgütsel yabancılaşma, örgütsel yalnızlık… Ah bu kavramları, bir de siyasette var olan kurumlar içinde yapsak/ sorgulasak, kimbilir ne gibi sonuçlar alırız değil mi?

Tükenen, yalnız kalan, yabancılaşan ve adaletsiz bir ortamda yaşayan oooo pek çok kişi ile karşılaşmak mümkün olabilir. Örgütsel sessizlik sadece bunlardan birisi !!