Ömür ŞANLI

Doğup büyüdüğüm, okul hayatımın bir bölümünü geçirdiğim Yunanistan’dayım. Ailemizle birlikte yeniden geldiğimiz bu topraklarda çarşıyı, pazarı, restoranları, marketleri geziyor; geçen yılla bugün arasındaki fiyatları da yakından gözlemliyoruz.

Öncelikle şunu açıkça söylemek gerekir: Yunanistan’da da ekonomik sıkıntı var. “Burada her şey ucuz, insanlar rahat yaşıyor” gibi bir tablo kesinlikle yok.

Geçen yıl 3,5 euro olan bir ürünün bugün 6-7 euroya çıktığını, geçen yıl 9 euro olan bir ahtapotun bugün 14-15 euro seviyelerine geldiğini görüyoruz. İnsanların alım gücü burada da düşmüş durumda. Dolayısıyla Yunanistan’ın özellikle Türkiye’ye yakın adalarında ekonomik sıkıntının etkisini görmek mümkün.

21342

Ancak burada benim dikkatimi çeken başka bir konu var:

Mesele sadece fiyat değil. Mesele güven.

Bir restorana oturduğunuzda menüde fiyatların açıkça yazılması, ne yiyeceğinizi ve ne ödeyeceğinizi bilmeniz tüketiciye ciddi bir güven veriyor. İnsan bütçesini ona göre ayarlıyor. Yediğinin, içtiğinin sonunda karşılaşacağı hesabı aşağı yukarı biliyor.

Türkiye’de ise maalesef en büyük problemlerimizden biri hâlâ bazı işletmelerin menülerinde fiyatların açıkça yer almaması. İnsan masaya oturuyor, ne ödeyeceğini bilmiyor ve hesabın sonunda sürprizle karşılaşabiliyor.

Elbette bütün esnafı aynı kefeye koyamayız. Türkiye’de işini düzgün yapan, müşterisine değer veren, fiyatını açıkça gösteren binlerce işletme var. Aynı şekilde Yunanistan’da da çok pahalı restoranlar var.

Bugün Mykonos’ta çok yüksek fiyatlarla karşılaşabilirsiniz. Sakız Adası’nda farklı fiyatlarla karşılaşabilirsiniz. Türkiye’de Bodrum’un marinasında başka, Bodrum’un daha gerisinde başka fiyatlarla karşılaşabilirsiniz. Marmaris’te, Çeşme’de, Kuşadası’nda da aynı durum geçerlidir.

Bir yerde bir top dondurmanın 400 lira olması, “Bütün Bodrum’da dondurma 400 lira” anlamına gelmez.

Bir restoranda lahmacunun 1.600 lira olması da bütün Bodrum’un, Marmaris’in veya Çeşme’nin aynı fiyatla hizmet verdiği anlamına gelmez.

Turizm bölgelerinde birinci sınıf restoranlarla ikinci, üçüncü sınıf işletmeler arasında ciddi fiyat farkları vardır. Yunanistan’da da aynı durum söz konusu. Hatta bazı bölgelerde aynı ürünü daha düşük standarttaki işletmelerde yüzde 40-50 daha düşük fiyata yiyebiliyorsunuz.

Burada dikkatimi çeken bir başka konu ise porsiyonlar.

Aynı fiyata aldığınız bir kalamarın Türkiye’deki porsiyonla Yunanistan’daki porsiyonu aynı olmayabiliyor. Burada porsiyonların daha büyük olduğunu görüyorsunuz. Dolayısıyla sadece “kaç euro?” diye bakmak da doğru değil. Ne kadar ürün aldığınıza, hizmete, mekâna ve toplam hesaba birlikte bakmak gerekiyor.

Fakat Sakız’da beni en çok düşündüren konu fiyat değil, sosyal medya davranışlarımız oldu.

Feribottan iner inmez canlı yayınlar başlıyor.

“Bakın, Sakız’a geldik.”

“Bakın, burada yemek yiyoruz.”

“Şerefine uzo içiyorum.”

Yunanistan’da insanların alışık olmadığı ölçüde sürekli canlı yayın yapılması, restoranlarda telefonların masaya konulup uzun süre yayın yapılması, çevredeki müşterilerin de görüntülere dahil edilmesi zaman zaman hem restoran sahiplerini hem çalışanları hem de yemek yiyen diğer insanları rahatsız ediyor.

Elbette herkes böyle değil. Ama özellikle sosyal medyada “Ben de buradayım, ben de burada yemek yiyorum” gösterisi bazen tatilin ve turizmin önüne geçebiliyor.

Yunanistan’a gelen Türk turistlerin önemli bir bölümü ekonomiye ciddi katkı sağlıyor. Bunu inkâr edemeyiz. Özellikle Türkiye’ye yakın adalar, Türk turistlerden önemli gelir elde ediyor.

Ancak bunun yanında şunu da unutmamak gerekiyor:

Burada yaşayan insanların da bir hayatı var.

Onların da ekonomik sıkıntıları, düşük alım güçleri ve günlük yaşamları var. Bir turist olarak gittiğimiz yerde biraz da o toplumun yaşam kültürüne saygı göstermemiz gerekiyor.

Özgener’den çarpıcı OVP mesajı: Enflasyonla mücadele tek başına yeterli değil!
Özgener’den çarpıcı OVP mesajı: Enflasyonla mücadele tek başına yeterli değil!
İçeriği Görüntüle

Yunanistan’ın kapıda vize uygulamasını sürdürmesinin ekonomik nedenleri de ayrıca tartışılabilir. Özellikle Türkiye’ye yakın adalarda Türk turistlerin ekonomiye katkısı çok önemli. Fakat bu durum, burada ekonomik kriz olmadığı anlamına gelmiyor.

Tam tersine, bugün sokakta yürüdüğünüzde siz de görüyorsunuz.

Market fiyatları yükselmiş.

Restoran fiyatları yükselmiş.

Turizm maliyetleri yükselmiş.

İnsanların alım gücü düşmüş.

Yani Avrupa’nın bir başka ülkesinde, Fransa’da veya Yunanistan’da da artık “Avrupa’da her şey ucuz” diye bir dünya yok.

Ekonomik kriz sınır tanımıyor.

Ama bizim Türkiye olarak bundan çıkaracağımız önemli dersler var.

Bence bunların başında turizm modelimizi yeniden düşünmek geliyor.

Özellikle “her şey dahil” sistemini artık ciddi biçimde tartışmamız gerekiyor.

Turisti 24 saat otelin içerisinde tutuyoruz.

Kahvaltısını otelde yaptırıyoruz.

Öğle yemeğini otelde yediriyoruz.

Akşam yemeğini yine otelde veriyoruz.

İçeceğini otelde içiyor.

Aktivitesini otelde yapıyor.

Sonra da “Turist neden şehir merkezine çıkmıyor, neden esnafımızdan alışveriş yapmıyor?” diye soruyoruz.

Turisti otelin içine hapsederseniz, çevredeki restoranın, kafeteryanın, esnafın ve küçük işletmenin bundan pay almasını nasıl bekleyebilirsiniz?

Üstelik bu sistem ciddi bir israfı da beraberinde getiriyor.

İnsanların tüketebileceğinden çok daha fazla yemek hazırlanıyor. Açık büfelerde ciddi miktarda yiyecek çöpe gidiyor.

Belki artık turizmde yeni bir model konuşmanın zamanı geldi.

Daha şeffaf fiyatlandırma…

Daha kaliteli hizmet…

Daha büyük ve doyurucu porsiyon…

Tüketicinin ne ödeyeceğini önceden bilmesi…

Turistin otelden çıkıp şehirle, esnafla ve yerel kültürle buluşması…

Ve israfı azaltan bir turizm anlayışı…

Bunların hepsini birlikte düşünmemiz gerekiyor.

Ben bugün Sakız Adası’na bakarken Türkiye’yi de görüyorum.

Türkiye’ye bakarken Yunanistan’ı da görüyorum.

İki ülkede de pahalı restoranlar var.

İki ülkede de daha uygun fiyatlı işletmeler var.

İki ülkede de ekonomik sıkıntılar var.

İki ülkede de alım gücü düşmüş durumda.

Ama tüketici açısından en önemli şeylerden biri değişmiyor:

İnsan parasını verirken ne aldığını ve ne kadar ödeyeceğini bilmek istiyor.

Bence turizmde asıl rekabet sadece “Kim daha ucuz?” rekabeti olmamalı.

Asıl rekabet;

Kim daha güvenilir?

Kim daha şeffaf?

Kim daha kaliteli?

Kim müşterisine daha fazla değer veriyor?

sorularının cevabında olmalı.

Sakız’da gördüğüm şey bana bir kez daha bunu gösterdi:

Bir ülkenin turizmini sadece pahalı veya ucuz diye değerlendiremezsiniz.

Fiyatın yanında porsiyona, hizmete, kaliteye, şeffaflığa, güvene ve turistin cebinden çıkan toplam paraya bakmak zorundasınız.

Ve belki de en önemlisi…

Turistten daha fazla para kazanmanın yolu, ona daha yüksek fiyat çıkarmak değil; ona güven vermektir.

Türkiye’nin de turizmde geleceğe bakarken en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerden biri bence tam olarak budur:

Güven, şeffaflık ve israfı azaltan yeni bir turizm anlayışı.